ilknur's profileESSELAMU ALEYKUM VE RAHM...PhotosBlogListsMore Tools Help

ESSELAMU ALEYKUM VE RAHMETULLAHU VE BEREKATUHU

<İSTEDİĞİM HAKK'TIR BENİM>

Windows Media Player

GURBET

hasretin kurşun gibi
düşer zamana
kelimeler hoyrat ikindilerde
çağırır seni
gözlerim sıcak bir nefes gibi
tutulur sevda nöbetlerine
tutulur hasretine

seni sevmek adına
ayrılığa isyan
dağlara sabır ektim
ve katran ve zift gibi
toprağın tenine ilaç
yağmura hüzün sardım

adını isyan koydum aşkın
çiçeklerden önce
ayrılığı çektim içime

gurbetindeyim ey yar
sılam çok uzak
iklimimde hazan var
yeşilim kurak
kuşatılmış her bir yanım
her yanım tuzak

hira dan bir rüzgar esse
şimdi içime hey yar
beni alıp bu diyardan
sana götürse

medine n olsun şimdi
beton şehirler
bir hicret kabul eyle
var da bir yol gel
göz göz olmuş yaralarımız
bir derman bekler

sana salat, sana selam
söylüyor diller hey yar
hasretinin çöl yolunda
yine garipler

REGAİB KANDİLİNİZ MÜBAREK OLSUN

Regaib kelimesi rağbetten geliyor. Rağbet; bir şeye önem vermek, onu öne geçirmek, onu başka şeylerden daha fazla istemek istikametinde kullanılan bir kelimedir. Regaib kandili, Recep ayının ilk perşembesinde kutlanır. İşte bu gece Regaib kandili gecesidir. Hepinizin Regaib kandilinizi tebrik ederiz.
Bundan 14 asır evvel Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) ve tüm sahâbe, her sene Recep ayının ilk perşembesinde Regaib kandilini tebrik edip kutladılar, mübarek kıldılar.
Onlar bir başkaydı. Bir başka coşku, bir başka Allah aşkı; bir başka dünyaydı onların dünyası. Çok çile çektiler. 3 yıl boyunca açlığa mahkûm bırakıldılar. Hayatları tehlikedeydi. Onlardan Bilal Habeşî gibi öldürülenler, katledilenler oldu. Niyetleri Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i de katletmekti ama Allahû Tealâ buna müsaade etmedi ve Peygamber Efendimiz (S.A.V), Hz. Ebubekir ile birlikte Mekke’den ayrıldılar.
Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i öldürmek için kılıçları ile içeri dalan birkaç kişi Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in yatağında yalın kılıç Hz. Ali’yi karşılarında görünce çözümü oradan kaçmakta buldular.
Mekke’den Medine’ye göç, Allahû Tealâ’nın bir emri idi. Medine’liler Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i davet etmişlerdi. Gerçekten ensar yani yardımcılar ve muhacirîn, Mekke’den Medine’ye göç edenler öyle bir kardeşlik dünyasında yaşadılar ki; bu bütün dünyaya örnek oldu. Var olan her şey paylaşıldı ve dünyadaki en büyük ölçekli dostluk örneği orada gerçekleşti.
İster ensar olsun ister muhacirîn, onlar Kur’ân’daki İslâm’ı bütün boyutlarıyla yaşadılar. Hepsi konunun sonuna ulaştılar yani iradelerini de Allah’a teslim ettiler.
Neler oldu? Onlar İslâm’ı nasıl yaşadılar? Biliyorsunuz ki İslâm 7 safha ve bu 7 safhanın içinde bulunan 4 safhayı içeren, 4 tane teslimi ihtiva eder. Yani 7 safhanın içersinde 4 tane de teslim vardır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbesi, 7 safhayı da 7 safhanın içindeki bu 4 teslimi de yaşadılar. Ruhlarını da vechlerini de nefslerini de iradelerini de Allah’a teslim ettiler.
Biliyorsunuz, 1. basamakta olaylar yaşanır, herkes yaşar. Cehenneme gidecek olanlar da cennete gidecek olanlar da olayları yaşar. 2. basamakta olaylar değerlendirilir. Kişiler Allah’ın kendilerini senede birkaç defa musîbetlerle imtihan etmesinin karşılığını ortaya koyarlar. Asıl önemli olan, bu devrede Allahû Tealâ tarafından seçilmektir. İnsanların %90’dan fazlası seçilir.
Niçin seçilir? Allahû Tealâ tarafından, Allah’a ulaşmayı dilesinler diye seçilir. İnsanların % 90’dan fazlası seçilir. Kimler seçilmez? Kendileri Allah’a ulaşmayı dilemeyip de başkalarının da dilemesine müsaade etmeyenler, başkalarının da dilemesine mâni olanlar; onlar seçilmezler.
Bu seçilme olayı arkasından bir talebi yerine getirir veya getirmez. Kim seçilme noktasından sonra, ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı dilerse, onlar 3. basamağa ulaşanlardır. Cennete de ulaşacak olanlardır. Cennetle cehennemi birbirinden ayıran basamak 3. basamaktır. Ya insanlar Allah’a ulaşmayı dilerler yani ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı dilerler veya dilemezler. Dilemeyenler kendilerini cehennemden kurtaramazlar. Ama kim Allah’a ulaşmayı dilerse o mutlaka Allah’ın cennetine girer. Bir tek dilek bir insanı Allah’ın cennetine alıyor.
Peki, sahâbe ne yaptı? Hepsi Allah’a ulaşmayı diledi. Sahi mi? Gerçekten dilediler mi?
Kur’ân âyet âyet, Allahû Tealâ tarafından oya gibi işlenmiştir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

-39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi).
Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!

Sahâbeye kulluk açısından bakıyoruz. Sahâbe başlangıçta tagutun kuluydu. Kur’ân-ı Kerim; insan şeytanların ve cin şeytanların bütününe, her türlü şeytana “tagut” diyor. Bütün sahâbe tagutun kulu iken, hepsi Allah’a ulaşmayı dileyip tagutun kulu olmaktan kurtulmuşlardır. Ne olmuşlardır? Allahû Tealâ: “Kullarımı müjdele.” diyor. Sahâbe hem Allah’a kul olmuşlar hem de Allahû Tealâ’dan cennet müjdesini almışlardır.
Allahû Tealâ: “Onlara müjdeler vardır.” diyor. “Müjde vardır.” deseydi bu sadece cennet müjdesi olacaktı. Ama Allahû Tealâ: “müjdeler” diyor; hem cennet müjdesi hem de dünya müjdesi. Hem cennet mutluluğu müjdesi hem de dünya mutluluğu müjdesi.
Sahâbenin hepsi Allah’a ulaşmayı dilemiş, hepsi taguta kul olmaktan kendisini kurtarmıştır, Allah’a kul olmuştur. Burası 3. basamaktır.
4. basamakta ise, Allahû Tealâ Rahîm esmasıyla tecelli ediyor. Yusuf Suresinin 53. âyet-i kerimesinde Hz. Yusuf diyor ki:

-12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Çünkü nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen, rahmetiyle nefsleri tezkiye ve tasfiye edendir).

Böyle bir bapta Allah’ın Rahîm esmasıyla tecelli ettikleri kimlerdir? Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Bu tecelli neler yapar? Bu tecelli kişiyi körken, sağırken ve dilsizken; gören, konuşan ve idrak eden bir hüviyete sokar.
Böyle bir dizaynda o kişi için Allahû Tealâ’nın bir dizaynı vardır. O kişi kördü, sağırdı ve dilsizdi; Allah onu gören, işiten ve idrak eden biri yaptı.
O sahâbe ki hepimize mutlak olarak örnek olmalı. Acaba sahâbe bundan 14 asır evvel ne yaptı? Gelin beraberce gözlerimizi sahâbeye dikelim, acaba bu Regaib kandili gecesinde onlar ne yaptılar ve içinde bulunduğumuz devirde dînlerini yaşamakta olduğunu zanneden insanlar ne yapıyorlar?

  • Özetle; Allah’a insan ruhunun ölmeden evvel ulaşması farzdır. Bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı, ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı dilemişlerdir.
  • Mürşide ulaşıp tâbî olmak farzdır. Bütün sahâbe kâinatın en büyük mürşidine, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuşlardır.
  • Ruhu hayattayken Allah’a ulaştırmak farzdır. Sahâbe ruhlarını hayattayken Allah’a ulaştırmışlardır.
  • Şu fizik vücudu Allah’a hayattayken teslim etmek farzdır. Bütün sahâbe fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişlerdir.
  • Nefsi Allah’a teslim etmek farzdır. Bütün sahâbe nefslerini Allah’a teslim etmişlerdir.
  • Muhlis olmak, irşad olmak farzdır. (Muhlis olmak ile irşad olmak aynı anlamda kullanılıyor.) Bütün sahâbe irşad olmuşlar, muhlis olmuşlardır.
  • İradeyi Allah’a teslim etmek de, böylece irşad makamına tayin olmak da farzdır. Bütün sahâbe iradelerini Allah’a teslim edip irşad makamına Allahû Tealâ tarafından “İrşada memur ve mezun kılındın.” cümlesiyle tayin edilmişlerdir.

İslâm’ın 7 safhası, işte sahâbe. Bu kâinatta size örnek olacak en büyük insanlar onlardır, sahâbedir. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in göz bebekleri, O’nun canı ciğeri sahâbesi. İşte bu Regaib kandili gecesi gelin beraberce onları yâd edelim. Neler yaptılar, nerelere ulaştılar?
Sözümüzün başında bütün sahâbenin Allah’a ulaşmayı dilediklerini ve bu sebeple taguta, insan ve cin şeytanlara kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olduklarını söyledik ama Allah’a ulaşmayı dilemenin farziyetinden bahsetmedik. Farz mı? İşte bakın Allahû Tealâ Rum Suresinin 31. âyet-i kerimesinde ne diyor:

-30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

Allah’a yönelmek, Allah’a ulaşmayı dilemek farz mıdır? Farzdır. Allahû Tealâ açık olarak: “Allah’a yönel. Allah’a ulaşmayı dile ve bu sebeple Allah’a karşı takva sahibi ol ve müşriklerden de Allah’a ulaşmayı dileyerek kurtul.” diyor.
Bütün sahâbe hepsi Allah’a ulaşmayı dilediler. Zumer Suresinin 17. âyet-i kerimesinde gördük. Hepsi de taguta kul iken, insan ve cin şeytanların kulu iken hepsi Allah’a ulaşmayı dileyerek hepsi Allah’a kul oldular.
Allah’a ulaşmayı dilediğiniz noktada Allah üzerinize Rahîm esmasıyla tecelli eder ve size 7 tane furkan verir. Bir insan Allah’a ulaşmayı dilemiyorsa, kendisine mutlaka tebliğ yapıldığı cihetle, gözlerini bu tebliğe kapatmış birisidir. Allah’a ulaşmayı dilemeyen birisi kendisine yapılan tebliği hiçe sayan birisidir. Bu sebeple Allahû Tealâ o kişi üzerine engeller koyuyor. Onların gözlerinin üzerine hicab-ı mesture koyuyor. Onların görme hassalarının (basarlarının) üzerine gışavet adlı bir perde koyuyor. Onların işitme hassalarını mühürlüyor ve kulaklarına vakra koyuyor. Kalplerini mühürlüyor ve kalplerine ekinnet adlı idraki engelleyen bir nesne koyuyor. Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı, tebliğ yapılmasına rağmen dilemedikleri için bu engelleri koyuyor.
Bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilediler. Diledikleri için bu engellerle karşı karşıya değiller. Allah’a ulaşmayı dileyip tagutun kulu olmaktan kurtulanlar, Allah’a kul oldukları için gören, işiten ve bilenler olurlar. Böyle bir insan 3. basamaktan otomatik olarak 7. basamağa ulaşır. Bu kişi Allah’a ulaşmayı dileyen birisidir.
Bundan sonra sahâbenin ne olduğuna bakalım. Bundan sonraki kademede bütün sahâbe irşad makamına, kâinatın en büyük mürşidine, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e tâbî oldular.
Peki, mürşid farz mıdır? Allahû Tealâ diyor ki:

-5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihî leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takvâ sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.

Yani: “2. takvanın sahibi olun. Sizi Allah’a ulaştırmayı vesile olacak kişiyi Allah’tan isteyin.”
Kimden isteyeceksiniz? Allahû Tealâ: “Allah’tan” diyor.
Allahû Tealâ, Allah’tan istendiğini de Bakara Suresinin 45. âyet-i kerimesinde söylüyor:

-2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(sâlâti), ve innehâ le kebîretun illâ alel hâşiîn(hâşiîne).
(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

Hacet namazı kılınarak istendiğine göre, kesinlikle Allah’tan istenecek. Allahû Tealâ: “Sizi Allah’a ulaştıracak vesileyi Allah’tan isteyin, ibtiga edin. Bu zor bir iştir ama huşû sahipleri için zor değildir. O huşû sahipleri ki; Allah’a mülâki olacaklarına yani ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıracaklarına kesin şekilde inananlardır.” diyor.
Bütün sahâbe bundan sonraki basamakları ne yaptılar, tırmandılar mı?
Kişi;
3. basamakta Allah’a ulaşmayı diler.
4. basamakta Allahû Tealâ Rahîm esmasıyla tecelli eder.
5. basamakta Allahû Tealâ onu gören birisi yapar.
6. basamakta işiten birisi yapar.
7. basamakta idrak eden birisi yapar.
O kişi kör, sağır ve dilsizken, gören, işiten ve idrak eden birisi olur. Neden? Allah’a ulaşmayı diledi diye, Allah’ın otomatik sistemleri harekete geçer. Bütün sahâbenin hepsi gören, işiten ve idrak eden hüviyete gelmişlerdi. 7 basamaktan sonraki aşamada ne olur?
8. basamakta Allah o kişinin kalbine ulaşır. Allahû Tealâ: “ve men yu'min billâhi yehdi kalbehu: Kim Allah’a âmenû olursa Allah onun kalbine ulaşır.” diyor.

-64/TEGÂBUN-11: Mâ asâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve men yu’min billâhi yehdi kalbehu, vallâhu bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.

9. basamakta o kişinin kalbini Allah’a çevirir. Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesi: “Onun kalbini Allah’a çevirir.” diyor.

-50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.
Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a yönelmiş) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).

10. basamakta Allah o kişinin göğsünü yarıyor, şerh ediyor. Göğsünden kalbine bir nur yolu açıyor. İfade aynen şöyle:

-6/EN'ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine pislik (azap, darlık, güçlük) verir.

“Ruhunu Allah’a teslim etmesi için, fizik vücudunu Allah’a teslim etmesi için, nefsini ve iradesini Allah’a teslim etmesi için Allah onun göğsünden kalbine nur yolu açar.”
Bu ne işe yarar? Kişi zikir yaptığı zaman, Allah’tan gelen rahmetle fazl, göğsüne gelir. Göğsündeki yarıktan geçerek kalbe ulaşır. Ama kalbe sadece bir sızıntı olabilir; rahmetin sızıntısı. Burada kişinin kalbine Allah’ın rahmet nurları sızmaya başlamıştır. İşte bu hususu Allahû Tealâ Zumer Suresinin 22. âyet-i kerimesinde açıklıyor:

-39/ZUMER-22: E fe men şerehallâhu sadrehu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.

Allahû Tealâ: “Allah kimin göğsünü yarmışsa ve göğsünden kalbine nur ulaştırmışsa, o kişinin kalbi kasiyet bağlamış kişilerin kalbi gibi değildir.” diyor.
Allah’ın gönderdiği rahmet ve fazl isimli iki tane nur ile o kişinin kalbi aydınlanmaya başlamıştır. Bunlardan rahmet nuru kalbe sızar ve bu rahmet nurları %2’yi bulduğu zaman, kişi 12. basamağa gelir ve böylece Hadid Suresinin 16. âyet-i kerimesi gereğince huşû sahibi olur:

-57/HADÎD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle (Allah’ın nurları ile), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.

Bu huşû sahibi olan kişi, hacet namazını kılarak Allahû Tealâ’dan mürşidini sorduğu zaman mürşidine mutlaka ulaştırılır. Ulaşmak, 14. basamakta tâbiiyeti ifade eder. Kim mürşidine tâbî olursa, el öperse Allahû Tealâ ona 7 tane ni’met verir. Kişi bu noktaya kadar 12 tane ihsan almıştır. Şimdi de 7 tane ni’met alacaktır:
1. ni’met; kişinin kalbinin içine îmân kelimesinin yazılması.
2. ni’met; devrin imamının ruhunun kişinin başının üzerine gelip o kişinin ruhuna “Senin Allah’a ulaşma günün geldi.” demesi.
3. ni’met; bu sebeple ruhun fizik vücuttan ayrılarak ana dergâha ulaşması ve Allah’a doğru yola çıkması. O ruh kişi hayatta iken Allah’a ulaşacaktır.
4. ni’met; o kişinin nefs tezkiyesine başlaması.
5. ni’met; o kişi o güne kadar her kazandığı bir derecelik zaid derece için onun 10 katını almakta iken, bu noktada almakta olduğu dereceler 100 katına çıkar. O kişinin ruhu 1. gök katına çıktığı zaman 1’e 100 devam eder ama ruhu 2. gök katına ulaştığı zaman 1’e 200 olur. 3., 4., 5., 6., 7., gök katlarında 1’e 700’e kadar yükselir. Bir derece kazandığı zaman, kiramen katibîn meleklerinin kendisine yazacağı değer, o kişinin ruhu Allah’a ulaştığı zaman 700 dereceye yükselir.

-2/BAKARA-261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbeh(habbetin), vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.

Mürşide ulaşmak farz mıymış? Mürşide tâbiiyetin Maide Suresinin 35. âyet-i kerimesinde farz olduğunu gördük.
Sahâbeye bakalım. Bütün sahâbe mürşidlerine tâbî oldular mı? Hem de kâinatın en büyük mürşidine. İşte Fetih-10:

-48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihî), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).
Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).

Bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuşlardır. Ensar da tâbî olmuştur, muhacirîn de tâbî olmuştur. Burası 14. basamaktır.
Kişi tâbiiyetten sonra “Allah, Allah, Allah, Allah…” diye zikir yapmaya başlar. Bu zikir sırasında Allah’ın katından gelen rahmetle fazl ve rahmetle salâvât nurları o kişinin göğsüne gelir, göğsünden kalbine ulaşır. Allah’ın katından gelen rahmetle fazl ve salâvât nurlarından fazıllar, karşıt manyetik alanlara sahip oldukları için kişinin kalbindeki îmân kelimesine yapışmaya başlar. Ve nefs tezkiyesi dediğimiz nefsin kalbindeki fazılların toplanma olayı burada başlar.
Her %7 fazl birikimi gerçekleştiğinde ruh, Allah’a doğru yaptığı seyr-i sülûk isimli yolculukta bir gök katı yükselir.
İlk %7 nur birikiminde zemin kattan önce 1. kata yükselir. 1. gök katında secde eder.
2. defa %7 nur birikiminde 2. gök katına yükselir. Orada suvarılma havuzlarında suvarılmaya başlar.
3. defa %7 nur birikiminde 3. gök katına yükselip iki katılı mescitte secdesini yapar.
4. defa %7 fazl birikiminde 4. gök katına ulaşır. Beyt-ül Makdes’te secde eder.
5. defa %7 nur birikiminde 5. katta Beyt-ül Haram’da secdesini gerçekleştirir.
6. defa %7 nur birikiminde 6. gök katına ulaşır. Burası Allah’ın boyası ile boyanma, sıbgatullah olma makamıdır. Buz kalıbı şeklinde bir nurdan gelen nurlar, oradaki insanların yüzlerini kendi rengine, çok açık yeşil beyaz renge boyar ve çatlatırlar.
Bir gün o ruhlardan bir tanesinin yüz derisi çatlamayacaktır. Onun eline bir kılıç teslim edilir ve kişi tek başına fethe çıkar. Ulaştığı yer, 7. gök katının giriş kapısıdır. Burası da tıpkı zemin kattaki gibi bir altın kapıdır. Önünde altın bir zincir vardır. Kişi altın kılıçla o altın zincire bir defa vurduğunda, uçarak elindeki kılıçla içeriye girer. Tavandan geçerek 7. gök katının 1. âlemine ulaşmış olur.
Burası 7. gök katının ilk âlemidir. Her biri 24 saatlik olan kader hücrelerini ihtiva eder.
Buradan sonra o ruhun ulaşacağı yer 2. âlem olan ümmülkitaptır.
3. âlem, kudret denizidir.
4. âlem, Makamı Mahmud’tur.
5. âlem, Divan-ı Salihîn’dir.
6. âlem, zikir hücreleridir.
7. âlem, İndi İlâhi’dir, Allahû Tealâ’nın huzurudur.
Ne zaman o ruh 7. âlemde en üst noktada bulunan ağaç olan Sidretül Münteha’ya ulaşırsa, bu Allah’ın Zat’ında yok olmaktır, vuslattır.
Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe ne yaptılar? Allah’a ulaşmayı dilemek farz, dilediler. Mürşide tâbiiyet farz, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî oldular. Ruhlarını Allah’a ulaştırmak farz, ruhlarını Allah’a ulaştırdılar.
Ruhu Allah’a ulaştırmak farz mıdır? Allahû Tealâ herkesin ruhunu Allah’a ulaştırmasını üzerine farz kılmıştır. Allahû Tealâ evvela bunun bir emir olduğunu söylüyor. Şöyle buyuruyor:

-13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

“Onlar Allah’ın, Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi, Allah’a ulaştırırlar.”
Vellezîne: Ve onlar
Yasılûne: Vasıl ederler, ulaştırırlar
mâ emerallâhu: Allah’ın emrettiğişeyi
bihî: O’na
en yûsale: Ulaştırırlar.
Allahû Tealâ, bunun bir emir olduğunu söylüyor. Anlıyoruz ki ruhun Allah’a ulaşması farzdır. Kur’ân’da geçen her emir, farz hükmünde olur. O kadar mı? Hayır. Allahû Tealâ “İrciî ilâ rabbiki: Rabbine rücû et, Rabbine geri dön.” diyor. Allah ruhumuzu bize emanet olarak vermiş ve Allah’a dönmemizi istiyor.

-89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

Bu Regaib kandili gecesinde sahâbenin bütün hedefe ulaştıklarını görmek üzere biraradayız. Hepsi ruhlarını Allah’a ulaştırdılar. Gördük ki bizim de üzerimize farzdır. Peki, sahâbe ruhlarını Allah’a ulaştırdılar mı? Hepsi ulaştırdılar, hidayete erdiler.
Hidayet ne demektir? inne hudâllâhi huvel hudâ

-3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâ’(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve sizin dîninize tâbî olandan başka kimseye inanmayın. (Habibim) de ki: “Hiç şüphesiz HİDAYET, Allah’ın (Kendisine) ulaştırmasıdır. (İnsan ruhunun ölümden evvel Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin başka birine verilmesi (sebebiyle mi) veya Rabbinizin katında (sizlerle) tartışacakları için mi (böyle söylüyorsunuz)?” De ki: “Hiç şüphesiz fazl, Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’un Alîm’dir. (Allah herşeyi kuşatan ve herşeyi bilendir.)

İnne: Muhakkak ki
el hudâ: Hidayet
hudallâhi: Allah’a ulaşmaktır.
Allahû Tealâ: “Hidayet Allah’a ulaşmaktır.” diyor. Bir de Bakara-120’de “Allah’a ulaşmak var ya, işte o hidayettir.” diyor.

-2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve leinitteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden (asla) razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (var ya) işte o, hidayettir.” Sana gelen bunca ilimden sonra eğer onların hevalarına uyarsan andolsun ki; Allah’tan sana ne bir dost ve ne de bir yardımcı olur.

inne: Muhakkak ki
hudallâhi: Allah’a ulaşmak
huve: İşte o
el hudâ: Hidayettir.
Hidayet, Allah’a ulaşmayı dilemek, üzerimize farzdır. Bütün sahâbe hidayette erdi mi? Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesi şöyle:

-39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).

Bütün sahâbe hepsi hidayete ermişler, hepsi ruhlarını Allah’a ulaştırmışlardır. Burası 21. basamaktır. 7 tane gök katı çıkılıyor (15, 16, 17, 18, 19, 20 ve 21. basamaklar) ve 21. basamakta da ruh, Allah’a ulaşıyor. 22. basamakta ruh, Allah’ın Zat’ında yok oluyor. Emanet olan ruh, sahibine ulaştı ve teslim oldu. Bütün sahâbe, hepsi bu hedefe ulaşmışlar, hidayete ermişlerdir. Farz mıdır? Gördük ki iki âyet-i kerime, hidayetin farz olduğunu söylüyor.
Bundan sonra ne olması lâzımdır? Bundan sonra, fizik vücudun Allah’a teslim edilmesi lâzımdır. 21. basamak, Allah’a ulaşmak; 22. basamak, ruhun Allah’ın Zat’ında yok olmasıdır.
23. basamak, bu kişiye Allah’ın katında bir taht ihsan edilmesidir.
24. basamak, o kişinin günün yarısından daha fazla zikre ulaşması ve böylece pozitif bir muhtevaya sahip olmasıdır. Pozitif istikamette zühd. Nefsinin kalbindeki nurlar %71’e ulaşmıştır.
Kişi günün yarısından daha fazla zikretmeye başladığı zaman kısa bir devre sonra bu kişinin nefsinin kalbindeki nurlar %81’e ulaşır. Önemli olan, günün yarısından daha çok zikre ulaşmaktır. Bütün sahâbe bu hedefe ulaşmıştır. Çünkü hepsi fizik vücutlarını da Allah’a teslim etmişlerdir. Yani nefslerinin kalbinde %81’den daha fazla nur birikimini bütün sahâbe sağlamıştır. Hepsi fizik vücutlarını teslim etmişler midir? Allahû Tealâ şöyle söylüyor:

-3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
Eğer seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki: “Ben ve bana tâbî olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah’a teslim ettik.” O kitap verilenlere ve ÜMMÎ’lere de ki: “Siz de (fizik vücudunuzu Allah’a) teslim ettiniz mi?” Eğer teslim ettilerse o zaman (onlar) andolsun ki; hidayete ermişlerdir. Eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen (görev) ancak tebliğdir. Allah kullarını BASÎR’dir (görendir).

Öyleyse bütün sahâbe, fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişlerdir. Gördük ki ruhumuzu Allah’a teslim etmek üzerimize farzdır. Peki, fizik vücudumuzu Allah’a teslim etmek üzerimize farz mıdır? Elbette farzdır. Allahû Tealâ diyor ki:

-36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.

-36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.

Allahû Tealâ fizik vücutlarımızın hepsinden Allah’a kul olacaklarına, Allah’a teslim olacaklarına dair ahd almıştır. Öyleyse fizik vücutlarımızı teslim de üzerimize farzdır.
Ruhumuzu Allah’a ulaştırmak üzerimize farz mıydı? Muzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesi ne diyordu?

-73/MUZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.

Gördük ki, Yasin Suresinin 60 ve 61. âyet-i kerimeleri gereğince de fizik vücudumuzu (vechimizi) Allah’a teslim etmek ve şeytana kul olmaktan böylece kurtularak Allah’a kul olmak üzerimize farz kılınmıştır. Fizik vücutlarımızı Allah’a kul etmek üzerimize farzdır.
Peki, bütün sahâbe fizik vücutlarını Allah’a kul etmişler midir? Ettiklerini Al-i İmran-20’de gördük. Allahû Tealâ: “O kitap sahiplerine ve ümmilere de ki: Ben ve bana tâbî olanlar biz hepiniz vechimizi Allah’a teslim ettik.” diyordu. Burası 25. basamaktır. Bu Regaib kandili gecesinde görüyoruz ki; bütün sahâbe fizik vücutlarını da teslim etmişlerdir.
Fizik vücudumuzu Allah’a teslim etmenin ötesi, nefsimizi Allah’a teslim etmektir. Fizik vücudumuzu Allah’a teslim etmek 25. basamak, nefsimizi Allah’a teslim etmek 26. basamaktır. Peki, nefsimizi nasıl teslim ederiz? Ve acaba sahâbe, nefslerini Allah’a teslim ettiler mi? Onlar bize kâinattaki en güzel örmeklerdir.
Nefsin teslimi, daimî zikir adı verilen bir işlevle gerçekleşir. Allahû Tealâ böyle olan insanlara ulûl’elbab, lübblerin sahipleri diyor. Daimî zikrin sahibi olmamız üzerimize farz kılınmıştır.

-4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alel mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Namazı bitirdiğinizde; ayaktayken, otururken ve yan üzeriyken (yan üstü yatarken) Allah’ı hep zikredin! Güvenliğe kavuştuğunuzda namazı erkânıyla kılın. Çünkü; namaz, mü’minlerin üzerine, vakitleri belirlenmiş bir farz olmuştur.

Allahû Tealâ Nisa-103’te nefs teslimini üzerimize farz kılıyor. Ama bakıyoruz ki bütün sahâbe daimî zikrin sahibi oldular. Al-i İmran-190 ve 191’de Allahû Tealâ ulûl’elbabın kim olduğunu söylüyor:

-3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).
Hiç şüphesiz; göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, elbette ulûl’elbab için nice deliller vardır.

-3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
O (Ulûl’elbab) ki; (lübblerin, Allah’ın sır hazinelerinin sahipleri), onlar ayakta iken, otururken ve yan üstü yatarken (hep) Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler. (Ve derler ki): “Ey Rabbimiz! Sen, bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Seni tesbih (tenzih) ederiz. Bizi, ateşin azabından koru.”

Daimî zikir gördük ki farzdır ve ulûl’elbab için de daimî zikir söz konusudur. Demek ki kim farz olan daimî zikre ulaşırsa, o ulûl’elbab olur. Ulûl’elbab olmak ise nefslere Allahû Tealâ’nın verdiği emirdir. Kimin nefsi, daimî zikrin sahibi olmuşsa o kişi ulûl’elbab olur.
Allahû Tealâ 14 asır evvel bütün sahâbenin ruhlarını Allah’a ulaştırıp hidayete erdikten sonra, fizik vücutlarını teslim edip hidayete erdikten sonra, nefslerini de Allah’a teslim ettiklerini, ulûl’elbab olduklarını söyleyerek onları müjdeliyor. Allahû Tealâ Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde: “Onlar hidayete erdiler.” demişti. Ondan sonra da: “Ve onlar ulûl’elbab da oldular.” diyor. Bütün sahâbe ulûl’elbab olmayı, daimî zikrin sahibi olmayı başarmıştır.
İşte kim ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikrediyorsa, o kişi ulûl’elbab olmuştur. Ulûl’elbab; ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ın adını zikredenlerdir.
Görüyoruz ki daimî zikir, Nisa Suresinin 103. âyet-i kerimesine göre farzdır. Allahû Tealâ: “Ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikret.” diyor. Bakıyoruz ki bütün sahâbe ulûl’elbab olmuşlardır. Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesi bütün sahâbenin ulûl’elbab olduğunu söylüyor. Hepsi daimî zikrin sahipleri olmuşlardır.
Kişi daimî zikrin sahibi olursa ne olur?

  • Kişi daimî zikrin sahibidir.
  • Kişinin nefsinin kalbinde hiç afet kalmamıştır. Bir başka ifadeyle, kişi daimî zikrin sahibidir ve bu sebeple nefsinin kalbinde hiç afet yok. Çünkü kişi daimî zikirde olduğu için nefsinin kalbi her zaman Allah’ın nurlarıyla doludur. Kişinin zikirsiz bir devresi yoktur ki; kalbindeki nurlar çıksın da karanlıklar geri gelsin. Gelemiyor çünkü nurlar daimî olarak kalbi dolduruyor.
  • Bu kişinin kalp gözü açılıyor. Allah’ın gösterdiklerini görüyor.
  • Kalp kulağı da açılıyor, Allah’ın kendisine söylediklerini duyuyor.

Evvelâ bu kademede yer katları, yerlerin melekûtu görülür. Kişiye ulûl’elbab makamında 7 yer katı ve bir de devrin imamının ana dergâhı gösterilir. Bütün sahâbe bu hedefe ermişlerdir.
Sonra ne olur? Sonra kişi muhlis olur veya bir başka ifadeyle irşad olur. Allahû Tealâ bütün sahâbenin muhlis olduğunu Bakara-139’da söylüyor:

-2/BAKARA-139: Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve lenâ â’mâlunâ ve lekum a’mâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne).
De ki: “Allah hakkında bizimle mücâdele mi ediyorsunuz? O, bizim de Rabbimizdir sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz, onun için ihlâs sahibi (muhlis) (kul)larız.”

Bütün sahâbe Allah’a muhlis olmayı başarmışlardır. Muhlis olmak farz mıdır? Farzdır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

-98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya''budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu''tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).
Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.

Bakara Suresinin 139. âyet-i kerimesi ile, muhlis olmakla emir olunan sahâbenin muhlisler olarak Allah’a teslim oldukları kesinleşiyor.
Ulûl’elbab makamından sonraki makam ihlâs makamıdır. İhlâs makamında kişiye göklerin melekûtu gösterilir. 7 kat gök katında söylediğimiz hususlar birer birer o kişiye gösterilir. Bütün sahâbe göklerin melekûtunu görmüşlerdir ve 7. gök katının en üst noktası Sidretül Münteha da gösterildiği zaman ihlâs makamı bitmiş, salâh makamı başlamıştır. Kim Sidretül Münteha’yı görürse Tövbe-i Nasuh’a davet edilir. Bütün sahâbe Tövbe-i Nasuh’a davet edilmişlerdir. Sonra günahları örtülmüş, sonra salâh nuru almışlar, sonra günahları sevaba çevrilmiştir. Böylece bundan sonraki kademede (salâh’ın 5. kademesinde) bütün sahâbe iradelerini Allah’a teslim etmişler ve bütün sahâbe irşad makamına tayin edilmişlerdir. Hepsi irşad makamının sahibi olmuşlardır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

-9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.

BUNLARI BİLİYORMUYDUNUZ??<KUR'AN FARZLARI>

1-Allah’a davet etme

 -16/NAHL-125: Ud’u ilâ sebîli rabbike bil hikmeti vel mev’ızatil haseneti ve câdilhum billetî hiye ahsen(ahsenu), inne rabbeke huve a’lemu bi men dalle an sebîlihî ve huve a’lemu bil muhtedîn(muhtedîne).
Rabbinin yoluna (Allah’a ulaştıran yola, Sıratı Mustakîm’e) hikmetle ve güzel (pozitif dereceler kazandıracak) öğütle davet et. Onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Muhakkak ki senin Rabbin, O’nun yolundan (Sıratı Mustakîm’den) sapanları (dalâlete düşenleri) ve hidayete erenleri bilir.

-12/YÛSUF-108: Kul hâzihî sebîlî ed’û ilallâhi alâ basîretin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).
De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.”

-41/FUSSİLET-33: Ve men ahsenu kavlen mimmen deâ ilâllâhi ve amile sâlihan ve kâle innenî minel muslimîn(muslimîne).
Allah’a davet eden ve salih amel (nefs tezkiyesi) işleyen ve: “Muhakkak ki ben teslim olanlardanım.” diyenden daha güzel sözlü kim vardır?

2-Daimi zikir

 

-3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).
Hiç şüphesiz; göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, elbette ulûl’elbab için nice deliller vardır.

-3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
O (Ulûl’elbab) ki; (lübblerin, Allah’ın sır hazinelerinin sahipleri), onlar ayakta iken, otururken ve yan üstü yatarken (hep) Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler. (Ve derler ki): “Ey Rabbimiz! Sen, bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Seni tesbih (tenzih) ederiz. Bizi, ateşin azabından koru.”

-4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alel mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Namazı bitirdiğinizde; ayaktayken, otururken ve yan üzeriyken (yan üstü yatarken) Allah’ı hep zikredin! Güvenliğe kavuştuğunuzda namazı erkânıyla kılın. Çünkü; namaz, mü’minlerin üzerine, vakitleri belirlenmiş bir farz olmuştur.

3-Hayırla davranmak

 

-13/RA'D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).
Onlar, sabırla Rab’lerinin vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.

-23/MU'MİNÛN-9: Vellezîne hum alâ salavâtihim yuhâfızûn(yuhâfızûne).
Ve onlar, salâvâtlarını (namazlarını) muhafaza edenler (devam ettirenler)dir.

-28/KASAS-54: Ulâike yu’tevne ecrehum merreteyni bimâ saberû ve yedraûne bil hasenetis seyyiete ve mimmâ razaknâhum yunfikûn(yunfikûne).
İşte onlardır ki; onlara sabırları sebebiyle ecirleri (sevapları) iki kat verilir. Ve onlar, seyyiati (kötülüğü) hasenat (iyilik) ile savarlar. Ve onlara verdiğimiz (manevî) rızıktan infâk ederler.

-41/FUSSİLET-34: Ve lâ testevîl hasenetu ve les seyyieh(seyyietu), idfa’ billetî hiye ahsenu fe izellezî beyneke ve beynehu adâvetun ke ennehu veliyyun hamîm(hamîmun).
Hasene (iyilik) ve seyyie (kötülük), müsavi (eşit) değildir. (Kötülüğü) en güzel şekilde karşıla. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kişi, samimi bir dost gibi olur.

4-İrşad

 

-2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).

-21/ENBİYÂ-51: Ve lekad âteynâ ibrâhîme ruşdehu min kablu ve kunnâ bihî âlimîn(âlimîne).
Ve andolsun ki daha önce İbrâhîm (A.S)’a rüşdünü (irşad yetkisini) verdik. Ve Biz, onu (irşada ehil olduğunu) bilenlerdik.

-40/MU'MİN-38: Ve kâlellezî âmene yâ kavmittebiûni ehdikum sebîler reşâd(reşâdi).
Ve âmenû olan adam şöyle dedi: "Bana tâbî olun ki sizi irşad yoluna ulaştırayım."

-49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).
Ve aranızda Allah’ın Resûlü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.

5-Marufla emretmek ve munkerden nehyetmek

-3/ÂLİ İMRÂN-104: Veltekun minkum ummetun yed’ûne ilel hayri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munker(munkeri), ve ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Sizden, (insanları) hayra çağıran, ma’ruf (irfan) ile emreden, kötülüklerden alıkoyan (nefslerindeki kötü afetlerden kurtulmalarına yardım eden) bir ümmet (mürşidler) oluşsun. İşte onlar, MUFLİHUN (felâha erenler)un ta kendileridir.

-3/ÂLİ İMRÂN-110: Kuntum hayra ummetin uhricet lin nâsi te’murûne bil ma’rûfi ve tenhevne anil munkeri ve tu’minûne billâh(billâhi), ve lev âmene ehlul kitâbi le kâne hayran lehum, minhumul mu’minûne ve ekseruhumul fâsikûn(fâsikûne).
Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. Ma’ruf ile emreder, münkerden (kötülükten) alıkoyarsınız (nefslerindeki kötü afetlerden kurtulmalarına yardım edersiniz). Allah’a îmân edersiniz. Eğer kitap ehli de îmân etmiş olsaydı kendileri için elbette hayırlı olurdu. Onlardan mü’min olanlar da var ama onların çoğu fasıklardır.

-3/ÂLİ İMRÂN-113: Leysû sevâ’(sevâen), min ehlil kitâbi ummetun kâimetun yetlûne âyâtillâhi ânâel leyli ve hum yescudûn(yescudûne).
Ama (onların) hepsi bir değildir. Kitap ehlinden, gece saatlerinde kıyamda durup, Allah’ın âyetlerini tilâvet eden ve secdeye kapanan bir ümmet vardır.

-3/ÂLİ İMRÂN-114: Yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munkeri ve yusâriûne fîl hayrât(hayrâti), ve ulâike mines sâlihîn(sâlihîne).
(Onlar) Allah’a ve YEVM’İL ÂHİR’e îmân ederler, ma’ruf (irfan) ile emreder ve kötülükten alıkoyarlar. (Nefslerindeki kötü afetlerden insanların kurtulmasına yardım ederler), hayırlara (iyiliklere) koşuşurlar. İşte onlar salihlerdendir.

 

 

6-Muhsin kul olmak(ahd 3 kere farz

-36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.

-36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.

-4/NİSÂ-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli), innallâhe niımmâ yeızukum bih(bihî), innallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).
Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi emreder. İnsanlar arasında hakemlik ettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, işiten ve görendir.

-5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî, iz kultum semi’nâ ve ata’nâ, vettekûllâh(vettekûllâhe), innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah’ın, sizin üzerinizdeki nimetini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misakını hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, muhakkak ki O, göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.

-6/EN'ÂM-152: Ve lâ takrebû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddeh(eşuddehu), ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.

 

7-Mürşide tabi olmak

-1/FÂTİHA-5: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu).
(Allah’ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz.

-2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(sâlâti), ve innehâ le kebîretun illâ alel hâşiîn(hâşiîne).
(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

 -5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihî leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takvâ sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.

 -16/NAHL-9: Ve alallâhi kasdus sebîli ve minhâ câir(câirun), ve lev şâe le hedâkum ecmaîn(ecmaîne).
Ve sebîllerin (dergâhlardan Sıratı Mustakîm’e ulaşan bütün yolların yani mürşidlerin) tayini, Allah’ın üzerinedir. Ve ondan sapanlar vardır. Ve eğer O dileseydi, sizin hepinizi hidayete erdirirdi.

 

8-Nefsin teslimi(yemin 3 kerefarz)

-4/NİSÂ-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli), innallâhe niımmâ yeızukum bih(bihî), innallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).
Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi emreder. İnsanlar arasında hakemlik ettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, işiten ve görendir.

-5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî, iz kultum semi’nâ ve ata’nâ, vettekûllâh(vettekûllâhe), innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah’ın, sizin üzerinizdeki nimetini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misakını hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, muhakkak ki O, göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.

 

-5/MÂİDE-105: Yâ eyyuhellezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izehtedeytum. İlâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta'melûn(ta'melûne).
Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allâh'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.

-6/EN'ÂM-152: Ve lâ takrebû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddeh(eşuddehu), ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.

 

9-Nefs tezkiyesi

-35/FÂTIR-18:

Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u
muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un
ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne
yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salâh(salâte),
ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsih(nefsihî),
ve ilâllâhil masîr(masîru).

Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).

-87/A'LÂ-14: Kad efleha men tezekkâ.
Nefsini tezkiye eden kimse felâha (kurtuluşa) ermiştir.

 

-91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.
Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.

-7/A'RÂF-8: Vel veznu yevme izinil hakk(hakku), fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).
İzin günü (hesaplaşma günü) tartı (ölçü) haktır (gerçektir). Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar, onlar felâha erenlerdir.

-7/A'RÂF-205: Vezkur rabbeke fî nefsike tedarruan ve hîfeten ve dûnel cehri minel kavli bil guduvvi vel âsâli ve lâ tekun minel gâfilîn(gâfilîne).
Ve sabah ve akşam vakitlerinde Rabbini kendi kendine, korkarak ve yalvararak, sözün sesli olmayanı ile zikret. Ve gâfillerden olma.

-13/RA'D-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).
Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?

 

10-Ruhun dunya hayatında Allah’a ulaşması
(misak 12 farz)

-13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.

-13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

-30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

 

-31/LOKMÂN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah''a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.

-39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.

-73/MUZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.

-89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

-51/ZÂRİYÂT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).
Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.

-10/YÛNUS-25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.

-42/ŞÛRÂ-47: İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).
Rabbinize icabet edin (Allah’a ulaşmayı dileyin), Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. İzin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz).

-4/NİSÂ-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli), innallâhe niımmâ yeızukum bih(bihî), innallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).
Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi emreder. İnsanlar arasında hakemlik ettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, işiten ve görendir.

-5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî, iz kultum semi’nâ ve ata’nâ, vettekûllâh(vettekûllâhe), innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah’ın, sizin üzerinizdeki nimetini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misakını hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, muhakkak ki O, göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.

-6/EN'ÂM-152: Ve lâ takrebû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddeh(eşuddehu), ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.
 

 

11-Sıratı Mustakime ulaşmak

-6/EN'ÂM-153: Ve enne hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûh(fettebiûhu), ve lâ tettebiûs subule fe teferreka bikum an sebîlih(sebîlihi), zâlikum vassâkum bihî leallekum tettekûn(tettekûne).
Ve muhakkak ki; bu, Benim mustakîm olan yolumdur. Öyleyse ona tâbî olun. Ve (başka) yollara tâbî olmayın ki; o taktirde sizi, onun yolundan ayırır. İşte böyle size onunla vasiyet etti(emretti). Böylece siz takva sahibi olursunuz.

12-Takva sahibi olmak

 

 

-26/ŞUARÂ-108: Fettekûllâhe ve etîûn(etîûni).
Öyleyse Allah’a karşı takva sahibi olun (Allah’a ulaşmayı dileyin). Ve bana itaat edin.

-26/ŞUARÂ-126: Fettekullâhe ve etîûn(etîûni).
Öyleyse Allah’a karşı takva sahibi olun (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve bana itaat edin (bana tâbî olun).

-26/ŞUARÂ-144: Fettekullâhe ve etîûn(etîûni).
Öyleyse Allah’a karşı takva sahibi olun (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve bana itaat edin (bana tâbî olun).

-26/ŞUARÂ-163: Fettekullâhe ve etîûn(etîûni).
Öyleyse Allah’a karşı takva sahibi olun (Allah’a ulaşmayı dileyin). Ve bana itaat edin (bana tâbî olun).

-26/ŞUARÂ-179: Fettekullâhe ve etîûn(etîûni).
Öyleyse Allah’a karşı takva sahibi olun (Allah’a ulaşmayı dileyin). Ve bana itaat edin (bana tâbî olun).

-30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

 

 

13-Tövbe-i Nasuh

-66/TAHRÎM-8: Yâ eyyuhellezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan), asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhılekum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meahu, nûruhum yes''â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfirlenâ, inneke alâ kulli şey''in kadîr(kadîrun).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Allah’a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin! Umulur ki Rabbiniz, sizin günahlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün Allah, nebîleri ve O’nunla beraber olanları mahzun etmez. Onların nurları, önlerinde ve sağlarında koşar. “Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla ve bize mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir). Muhakkak ki Sen, herşeye kaadirsin.” derler.

                                                                                      14-Zikir

 -73/MUZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.

-33/AHZÂB-41: Yâ eyyuhellezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran).
Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin.

-4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alel mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Namazı bitirdiğinizde; ayaktayken, otururken ve yan üzeriyken (yan üstü yatarken) Allah’ı hep zikredin! Güvenliğe kavuştuğunuzda namazı erkânıyla kılın. Çünkü; namaz, mü’minlerin üzerine, vakitleri belirlenmiş bir farz olmuştur.

ALLAH RAZI OLSUN

Allah'a inanmak yeterli mi???*

 
 

Allah'a inanmak yeterli mi?

Allah’a inanmayan insan hemen hemen yok gibidir. Mümin olan kişi de kafir olan kişi de aslında Allah’a inanmaktadır. Kuranı Kerim bunun böyle olduğunu söylüyor. Mesela Müminun 24 de Nuh As ın kavminin ileri gelen kafirleri “Allah dileseydi” diyorlar, o halde Allah’a inandıkları kesin ama kafir oldukları da kesindir.

Yine Mülk 8,9 ve 10 . ayetlerde tüm zamanlarda cehennemlik olanlar, cehenneme sürüldüklerinde cehennem bekçilerinin sualleri karşısında şöyle diyorlar: “Allah hiç birşey indirmemiştir dedik.” Tüm zamanlarda cehennemlik olanların hepsi yaşadıkları zaman parçalarında böyle söylediklerine göre Allah’a inandıkları açıktır. Ama bu inanç onları cehennemden kurtaramamaktadır.

23 / MU'MİNUN - 24

Fe kâlel meleullezîne keferû min kavmihî mâ hâzâ illâ beşerun mıslukum yurîdu en yetefaddale aleykum, ve lev şâallâhu le enzele melâikeh(melâiketen), mâ semi’nâ bi hâzâ fî âbâinel evvelîn(evvelîne).
Onun kavminden kâfir olanların ileri gelenleri: “Bu, sizin gibi beşerden (insandan) başka bir şey değil. Size üstün gelmek (hükmetmek) istiyor. Ve eğer Allah dileseydi mutlaka melekler indirirdi. Atalarımızdan bunun hakkında bir şey işitmedik.” dediler.

67 / MULK - 8

Tekâdu temeyyezu minel gayz(gayzi), kullemâ ulkıye fîhâ fevcun seelehum hazenetuhâ e lem ye’tikum nezîr(nezîrun).
(Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. Oraya herbir grup atılışında onun (cehennemin) bekçileri onlara: “Size nezir (uyarıcı) gelmedi mi?” diye sordu.

67 / MULK - 9

Kâlû belâ kad câenâ nezîrun fe kezzebnâ ve kulnâ mâ nezzelallâhu min şey'in entum illâ fî dalâlin kebîr(kebîrin).
Onlar (cehenneme atılanlar) dediler ki: “Evet, bize nezir gelmişti. Fakat biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir dalâlet içindesiniz, dedik.”

67 / MULK - 10

Ve kâlû lev kunnâ nesmeu ev na'kılu mâ kunnâ fî ashâbis saîr(saîri).
Ve: “Eğer biz işitmiş veya akıl etmiş olsaydık, alevli ateş halkı arasında olmazdık.” dediler.

2 / BAKARA - 137

Fe in âmenû bi misli mâ âmentum bihî fe kadihtedev ve in tevellev fe innemâ hum fî şikâk(şikâkın) fe se yekfîke humullâh(humullâhu), ve huves semîul alîm(alîmu).
Eğer onlar da sizin O'na (Allah'a) îmân ettiğiniz gibi îmân etselerdi, muhakkak ki hidayete ererlerdi. Ve eğer (yüz çevirirlerse) dönerlerse, mutlaka bir ayrılık içindedirler (Allah'ın yolundan ayrılmışlardır). Allah, (onlara karşı) sana kâfi (yeterli)dir. O, (herşeyi işiten ve bilen) Semîul Alîm'dir.

2 / BAKARA - 156

Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar ki; kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O'na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O'na döneceğiz (ulaşacağız).” dediler.

2 / BAKARA - 157

Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).
Onlar (dünya hayatında Allah'a mutlaka döneceklerinden emin olanlar var ya), Rab'lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, hidayette olanlardır.

Sonuç olarak, Bakara 156-157 ye göre her kim Allah’a inanıyor ve ölmeden once Allah’a ulaşmayı diliyorsa , işte onlar hidayete erip kurtulacak olanlardır ve ebedi olarak kıyametten sonra cennette olacaklardır. İnsanların cehennemden kurtulabilmeleri için Allah’a inanmanın yanı sıra, ölmeden önce O’na ulaşmayı dilemeleri de gerekmektedir, aksi takdirde gidecekleri yer cehennemdir ve ebedi orada kalacaklardır.

VEEEEEEEEEEEE

ALLAH'A ULAŞMAYI DİLEYİN YOLCULUK BAŞLASIN....HADİ NE DURURYORSUNUZ SADECE İÇTEN BİR DİLEK KAYBEDECEK HİÇÇÇ AMA HİÇÇ BİRŞEYİNİZ YOK <ALLAH'IM BENİM DE RUHUMU ÖLMEDEN ÖNCE SANA ULAŞTIRMAYI NASIP ET SANA ULAŞMAYI DİLİYORUM >DİYE KALBİNİZDEN UFACIK SAMİMİ BİR DİLEK SADECE
  SİZİ ÇOK AMA ÇOK SEVİYORUZ ALLAH'A EMANET OLUN
               ALLAH RAZI OLSUN

PEKİ HİDAYET NEDİR??????

HİDAYET Kuran-ı Kerim'in Türkçe meallerinde okudugumuz gibi "DOĞRU yol mudur"?


Bu hakkitati ögrenmek üzere baktiğımız HİDAYET ile ilgili ayetlerde Allah ne buyuruyor, gelin isterseniz beraberce bakalım sevgili kardeşlerim.


3/AL-İ İMRAN-73: Ve lâ tu'minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu'tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu'tîhi men yeşâ'(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun).


-Ve sizin dîninize tâbî olandan başka kimşeye inanmayın. (Habibim) de ki: “ Hiç şüphesiz HİDAYET, Allah'ın (kendisine) ulaştırmasıdır. (İnsan ruhunun ölümden evvel Allah'a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin başka birine verilmesi (sebebiyle mi) veya Rabbinizin katında (sizlerle) tartışacakları için mi (böyle söylüyorsunuz)?” De ki: “Hiç şüphesiz fazl, Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, VÂSİ'un ALÎM'dir. (Allah herşeyi kuşatan ve herşeyi bilendir.)


HİDAYET NEDİR?


2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yehûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve leinitteba'te ehvâehum ba'dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).


-Sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden (asla) razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki; Allah'a ulaşmak (var ya) işte o, HİDAYET tir.” Sana gelen bunca ilimden sonra eğer onların hevalarına uyarsan andolsun ki; Allah'tan sana ne bir dost ve ne de bir yardımcı olmaz.


HİDAYET NEDİR?


18/KEHF-17: Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).


-(Ey Resûl'üm! Orada olsaydın) görürdün ki; güneş doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına ulaşır. Battığı zaman ise onları sol taraftan terkederdi. Onlar mağaranın geniş bir yerindeydiler. Bu, Allah'ın âyetlerindendir. Allah kimi Kendine ulaştırırsa o HİDAYET e erer. Ve kim dalâlette ise onun için velî mürşid bulunmaz.


Gördüğünüz gibi Allah'ın öğretisiyle bu sonuca ulaşıyoruz ki, HİDAYET Allah'a ulaşmaktır. Kim Allah'a ulaşmışsa o HİDAYET tedir, HİDAYET e ermiştir.


Başka bir ifadeyle HİDAYET Allah'ın ulaştırmasıdır. Çünkü ulaştıran o Allah'tır. Kişi kendi kendine Allah'a ulaşamaz, sadece Allah'ın ulaştırmasıyla Allah'a ulaşabilir.


Ulaşmak veya ulaştırılmak söz konusu olduğu için, her iki durumda da bir hedef olması gerekir, yada bir mekan. Şimdi misaller vermek istiyorum inşallah.


1. Farz edelim ki bir insanin hedefi var, o insan "Sigarayı bırakmak istiyor", eğer bu kişi Sigarayı bırakabilirse hedefine ulaşmıştır.


2. Farz edelim ki bir insan kendisinden 2 kilometre uzak olan bir şehre gitmek istiyor. Bu insan o şehre varabilirse, o zaman o hedefe/mekana ulaşmıştır.


SONUÇ:


HİDAYET DOĞRU yol değildir. Bir yol var, ama nereye götürdügü belli değil. Her yolun sonu bir hedefe götürmez mi? Bu DOĞRU yolda olanlar hangi hedefe ulaşırlar?


İşte bu sorunun cevabi coğu meallerde gizleniyor, çünkü hedef eksik. HİDAYET ulaşmak manasını taşıyor, fakat nereye ulaşmamız gerekiyor haberimiz yok.


  HİDAYET DOĞRU YOL değildir, HEDEFDiR

  

1. HİDAYET , Ruhun ölmeden evvel Allah'a ulaştırılması (teslim)

  

2. HİDAYET , Fizik Vücudun Allah'a teslimi

  

3. HİDAYET , Nefsin Allah'a Teslimi

  

4. HİDAYET , İradenin Allah'a Teslimi

  

Bu dört HİDAYET Hedeftir, ve bu hedeflere sadece Sırat-ı Müstakiym üzerinden ulaşılır. Sırat-ı Müstakiym Allah'a ulaştıran yolun adıdır, ve bütün 4 Teslimi ihtiva eder.

  

Yüce Rabbimiz sadece Allah'a ulaşmayı dileyenleri Sırat-ı Müstakiyme ulaştırır.


4/NİSA-175: Fe emmellezîne âmenû billâhi va'tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).


-Allah'a âmenû olanları ve O'na sarılanları (sarılmayı dileyenleri) Allah, Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Allah'a ulaştıran Sıratı Mustakîm'e (Allah'a ulaştıran yola) HİDAYET edecektir, ulaştıracaktır.


22/HAC-54: Ve li ya'lemellezîne ûtul ılme ennehul hakku min rabbike fe yu'minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).


-Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, resûlün, nebînin) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, ona îmân etmeleri, onların kalplerinin onu, (Allah'ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm'e HİDAYET edendir.


Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve Sahabe hangi dini yaşadılar?


Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve Sahabe Kuran'daki 7 safhayı yaşadılar. 7 safhada 4 teslim...

  

Onlar...

  

1. Ruhunu ölmeden evvel Allah'a teslim etti

  

2. Fizik Vücudunu Allah'a teslim etti

  

3. Nefsini Allah'a teslim etti

  

4. İradesini Allah'a teslim etti

ALLAH'A ULAŞMAYI DİLEMEK........

Allah'a yönelmeyen, Allah'a ulaşmayı dilemeyen, Ruhunu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmayı dilemeyen bir kişi Kuran-ı Kerime göre:
1. Dalalettedir 
2. Şirktedir 
3. Küfürdedir 
4. Takva Sahibi değildir 
5. Allah'ın ayetlerinden gafildir 
6. Şeytan'ın kulu ve dostudur 
7. Allah'ın kulu değildir 
8. Gideceği yer Cehennemdir 
9. Hüsrandadır 
10. Mümin değildir 
11. Fısktadır 
12. Amelleri heba olur 
13. HİDAYET te değildir


KURAN AYETLERİYLE Allah'a ulaşmayı dilemeyen bir insanın 13 negatif Vasfı: 
1. Allah'a ulaşmayı dilemeyen kişi Dalalettedir
Rad 27: Ve yekulullezine keferu levla unzile aleyhi ayetun min rabbih, kul inallahe yudillu men yesau ve yehdi ileyhi men enab.

  

-Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. “Muhakkak ki Allah, dilediği kimşeyi dalâlette bırakır ve O'na yönelen kimşeyi Kendine ulaştırır (HİDAYET e erdirir).” de.

  

Gördügünüz gibi Allah'a yönelmeyen bir kişiyi Allahu Teala Dalalette bırakıyor.

  

Peki Allah'a yönelmek, neyi ifade ediyor?

  

Şura 13: Şerea lekum mined dini ma vassa bihi nuhan vellezi evhayna ileyke ve ma vassayna bihi ibrahime ve musâ ve isâ, en ekimud dine ve la teteferreku fihi, kebure alel musrikine ma teduhum ileyh, Allahu yectebi ileyhi men yesau ve yehdi ileyhi men yunib.

  

-Dînde, onunla Hz. Nuh'a vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm'e, Hz. Musa'ya ve Hz. İsa'ya vasiyet ettiğimiz şeyi sana da vahyederek, size de şeriat kıldık. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah'a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O'na yöneleni, Kendisine HİDAYET eder (ulaştırır).

  

Ne gördük? Allahu Teala, Allah'a yönelen kişiyi kendisine ulaştırır.

  

Sonuç: Sadece Allah'a ulaşmayı dileyenleri, bu talebin sahibi olanları Allah kendisine ulaştırır. Kişi Dalaletteyken bir tek dilekle Dalaletten kurtulur.


2. Allah'a ulaşmayı dilemeyen kişi Şirktedir


30/RUM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn (muşrikîne).


-O'na (Allah'a) yönel (Allah'a ulaşmayı dile) ve böylece O'na (Allah'a karşı) takva sahibi ol ve namaz kıl ve müşriklerden olma.

  

3. Allah'a ulaşmayı dilemeyen kişi Küfürdedir


2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tagûtu yuhricûnehum minen nûri ilaz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).


-Allah âmenû olanların (Allah'a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur. Onları (onların nefslerinin kalplerini) zulümattan nura çıkarır. Onlar ki kâfirlerdir; onlar tagutun (insan ve cin şeytanların) dostlarıdır. Onlar (onların nefslerinin kalpleri) nurdan zulümata çıkarılır. İşte onlar, ateş halkıdır. Onlar, orada ebedî kalıcıdırlar.

34/SEBE-20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mûminîn (mûminîne).


-Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü'minleri oluşturan bir fırka (Allah'a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.


4. Allah'a ulaşmayı dilemeyen kişi Takva Sahibi değildir


30/RUM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn (muşrikîne).


-O'na (Allah'a) yönel (Allah'a ulaşmayı dile) ve böylece O'na (Allah'a karşı) takva sahibi ol ve namaz kıl ve müşriklerden olma.


5. Allah'a ulaşmayı dilemeyen kişi Allah'ın ayetlerinden gafildir


10/YUNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn (gâfilûne).


-Muhakkak ki; onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah'a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.


10/YUNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn (yeksibûne).


-İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


6. Allah'a ulaşmayı dilemeyen kişi Şeytanin kulu ve dostudur


2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tagûtu yuhricûnehum minen nûri ilaz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).


-Allah âmenû olanların (Allah'a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur. Onları (onların nefslerinin kalplerini) zulümattan nura çıkarır. Onlar ki kâfirlerdir; onlar tagutun (insan ve cin şeytanların) dostlarıdır. Onlar (onların nefslerinin kalpleri) nurdan zulümata çıkarılır. İşte onlar, ateş halkıdır. Onlar, orada ebedî kalıcıdırlar.


7. Allah'a ulaşmayı dilemeyen kişi Allah'ın kulu değildir


39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya'budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ,fe beşşir ıbâd(ıbâdi).


-Onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinab ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar) çünkü Allah'a yöneldiler (Allah'a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!

Bir insan Allah'a inanıyor diye, Allah'ın kulu olamaz bildiginiz gibi. Allah'ın dostu da olmaz. Allah'a inanan kişi kişisel iradesiyle bir seçim yapması gerekiyor. Allah'a ulaşmayı dilemesi gerekiyor, yani Ruhunu Allah'a ulaştırmayı Allah'tan talep etmesi gerekiyor. Ancak o zaman kişi Allah'ın kulu olur. Şeytanın kulu olmaktan ancak o andan irtibaren kurtulur.


8. Allah'a ulaşmayı dilemeyen kişinin gidecegi yer Cehennemdir


10/YUNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).


-Muhakkak ki; onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah'a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.


10/YUNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).


-İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


9. Allah'a ulaşmayı dilemeyen kişi Hüsrandadir


10/YUNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yete ârefûne beynehum, kad hasirellezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).


-Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah'a mülâki olmayı (Allah'a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar , hüsrana düştüler (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve HİDAYET e eren kimse(ler) olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah'a ulaştıramadılar).

  

10. Allah'a ulaşmayı dilemeyen kişi Mümin değildir


34/SEBE-20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mûminîn(mûminîne).


-Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü'minleri oluşturan bir fırka (Allah'a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.


11. Allah'a ulaşmayı dilemeyen kişi Fiskdadir


57/HADİD-27: Summe kaffeynâ alâ âsârihim bi rusulinâ ve kaffeynâ bi'îsebni meryeme ve âteynâhul incîle ve cealnâ fî kulûbillezînet tebeûhu re'feten ve rahmeh(rahmeten), ve rahbâniyyetenibtedeûhâ mâ ketebnâhâ aleyhim illebtigâe rıdvânillâhi fe mâ reavhâ hakka riâyetihâ, fe âteynellezîne âmenû minhum ecrehum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).


-Onların arkalarından da resûllerimizi ardarda gönderdik. Meryemoğlu İsa'yı da arkalarından gönderdik ve ona İncil'i verdik. Ona tâbî olanların kalplerine refet ve rahmet kıldık. Ve üzerlerine farz kıldığımız, fakat kendilerinin güya Allah'ın rızasını kazanmak için icat ettikleri ruhbanlığa bile hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden âmenû olanlara (yaptıklarına karşılık olarak) mükâfatlarını verdik. Çoğu ise fasıklardı.

  

Allah amenu olanları mükafatlandırdı, yani Allah'a ulaşmayı dileyenleri, diğerleri ise fasıklar. Fıskta olanlar.


12. Allah'a ulaşmayı dilemeyen kişinin amelleri heba olur

  

7/A'RAF-147: Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ ve likâil âhireti habitat a'mâluhum, hel yuczevne illâ mâ kânû ya'melûn(ya'melûne).

  

-Ve âyetlerimizi ve ahirete ulaşmayı (hayatta iken ruhun Allah'a ulaşmasını) inkâr eden kimselerin amelleri, heba oldu (boşa gitti). Onlar, yaptıklarından başka bir şeyle mi cezalandırılır (karşılık verilir)?

  

13. Allah'a ulaşmayı dilemeyen kişi HİDAYET e değildir


10/YUNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yete ârefûne beynehum, kad hasirellezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).


-Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah'a mülâki olmayı (Allah'a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar , hüsrana düştüler (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve HİDAYET e eren kimse(ler) olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah'a ulaştıramadılar).

 


DUA.....

YARABBİ...

NASIL VEYSEL KARANI HZ.'NİN RUHUNU SANA ULAŞTIRMIŞSAN;

NASIL YUNUS'UN RUHUNU SANA ULAŞTIRMIŞSAN;

NASIL ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI HZ.'NİN RUHUNU SANA ULAŞTIRMIŞSAN;

HACI BEKTAS VELİ HZ.'NİN RUHUNU SANA ULAŞTIRMIŞSAN;

MEVLANA CELALEDDİN RUMİ HZ.'NİN RUHUNU NASIL SANA ULAŞTIRMIŞSAN;

VE İSMİNİ SAYAMADIĞIMIZ HANIM EVLİYALARDAN BİRİ OLAN

RABİA-I ADEBİ-A HZ.'NİN RUHUNU SANA ULAŞTIRMIŞSAN;

ONLAR NASIL ERMİŞ OLMUŞLARSA BENİ DE ONLAR GİBİ SANA ULAŞMIŞ KIL YARABBİ...

 

         İNSANLARDAN HER KİM BU DUANIN SAHİBİ OLURSA DİLEDEN DEĞİL KALPTEN SÖYLERSE KALBİNİN EN DERİNİNDEN VE BÜYÜK BİR İŞTİYAKLA SÖYLERSE;

  O DERCE ÜST BOYUTTA BİRİSİ OLACAKTIR.DÜNYA VE AHİRET SAADETİNİ "BİR TEK DİLEKLE" KAZANACAKTIR...

 

HACET NAMAZI.......

Abdülkadir Geylani Hazretleri buyurur ki:

 

Sadıklara, Salihlere iltihak et, onların arasına katıl, eğer kimin Salih kimin münafık olduğunu ayırt edemezsen o zaman geceleyin kalk namaz kıl. Ve deki.

-Yarabbi, bana salih kullarını göster, sana gelmemde kılavuzluk edecek kişileri göster. (Sohbetler kitabı sayfa 201)

 

Allah’tan hacetimizi veya Abdulkadir Geylani Hazretlerinin Söylediği gibi bizi Allah’a gitmemizde yani O’na ulaşmamızda kılavuzluk edecek olan mürşidimizi sormak için perşembeyi cumaya bağlayan gecede, boy abdesti alınarak 4 Rekatlık Hacet namazına niyet edildikten sonra aşağıdaki ayetler okunur:

 

1. Rekat:          Subhaneke + Fatiha + 3 Ayetel Kürsi

2. Rekat:          Fatiha + İhlas + Felak + Nas

Oturuş: Ettehiyyatu

3. Rekat:          Fatiha + İhlas + Felak + Nas

4. Rekat:          Fatiha + İhlas + Felak + Nas

Oturuş: Ettehiyyatu + Allahumme Salli + Allahumme Barik + Rabbena

 

Namaz bittikten sonra kişi, Allah’tan mürşidini rüyasında göstermesini diler ve hiç konuşmadan göğsü kıbleye gelecek şekilde sağ tarafının üzerine yan üstü yatarak uzanır. Üç kere daha Ayetel Kürsi okur ve Allah’ın kendisine mürşidini mutlaka göstereceğine kesin inanarak “Allah, Allah” diye zikrederek uyuyakalır. Eğer birinci gece de göremezse her Perşembe veya her gece mürşidini Allah kendisine gösterinceye kadar bu namaza devam eder.

 

Bakara 45’de Allah’tan Hacet namazıyla yardım istemek üzerimize farz kılınmış ve Rabbimiz huşu sahiplerine mutlaka yardım edecek ve mürşidini gösterecektir. İşte o huşu sahipleri Bakara 46’ya göre mutlaka ölmeden önce Allah’a ulaşacaklarına ve ölümden sonra da ruhlarının Allah’a geri döneceğine kesin olarak inanan kişiler. Çünkü ancak Allah’a ulaşmayı dileyen ve kesin olarak inanan kişiler hidayete ererler ve ancak o zaman kalplerindeki gerçek Allah sevgisi yeşerebilir ve huşu sahibi olabilirler.

 

2/BAKARA-45: Vesteinü bis Sabri ves salat (salati), ve inneha le kebiretun illa alel haşiin (haşine).

(Allah’tan) sabırla ve namazla yardım (istiane) isteyin. Fakat muhakkak ki bu (HACET NAMAZI ile kişiyi Allah’a ulaştıran MÜRŞİD’i sormak), huşü sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

 

2/BAKARA-46: Ellezine yezunnüne ennehum mulakü rabbihim ve ennehum ileyhi raciün (raciüme).

O (huşü sahipleri) ki; onlar, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülaki olacaklarını ve (sonunda ölümle) mutlaka O’na döneceklerini bilirler. (Yakin derecesinde inanırlar.)

Ne bana huzur verdin, ne kendine ne de aşkıma

Ne bana huzur verdin, ne kendine ne de aşkıma

Yalanların, bahanelerin biri bin para

Senin için var mıydım yok muydum az mı çok muydum

Düşündün mü, sevdin mi kimseyi kendin dışında

Ben karar verdim

Seni ne zaman aklar, ne de sular paklar

Zaman

ında ödenmezse

Cezaya girer günahlar....

Af dilemek için yalanında bir asaleti olmalı

Yüce makama havalesin, hesabı tez sorulmalı

KENDİNE İYİ BAK

Kendine İyi Bak
“Kendine iyi bak” bir "veda" değil "elveda" cümlesidir çoğu zaman. O üç kelimeden çok daha fazlasını gizler içinde...

"Kendine iyi bak. Çünkü bundan sonra ben yanında olmayacağım. Olamayacağım. İstesem de istemesem de. Sevdim bir zamanlar seni, hala seviyorum ve benden sonra da mutlu olmanı istiyorum. Olur da bir gün dönersem seni iyi bulmak istiyorum.“

“Kendine iyi bak. Çünkü bundan sonra kendinden başkası olmayacak yanında sana bakacak. Ben olmayacağım. Kendine iyi bak ve beni düşünme. Çünkü ben de seni düşünmeyeceğim artık. Arama sakın beni, yazma, çünkü ben yazmayacağım. Sil beni yüreğinden, çünkü ben sileceğim. Fakat, yaşanılan, paylaşılan güzel şeyler hatırına sana yürekten mutluluklar diliyorum. Ve ben bir daha dönmemek üzere gidiyorum.”

"Kendine iyi bak. Aramızda geçen herşeye rağmen benden sonra iyi olduğunu bilmeyi tercih ederim. Aslında bilmem çok önemli değil, iyi olduğunu varsayacağım ben. Seni bir daha asla görmemek üzere gidiyorum ben, seni kendinle başbaşa, yapayalnız bırakıyorum ben. Biliyorum kendini bırakacaksın benden sonra, o yüzden iyi bak diyorum. Aslına bakarsan, çok da fazla umursamıyorum."

"Kendine iyi bak" derler ve giderler. Tutkuyla sevenler, bazen birden fazla söylerler bunu. Çünkü onları ayırmak, eti tırnaktan ayırmak gibidir. Kolay kolay kopamaz onlar, süreç çok acı vericidir, yürek parçalıyıcıdır. Her seferinde azalan umutlarla geri döner ve yine “Kendine İyi Bak” gözleriyle ayrılırlar. Ta ki umut da, sevgi de tükeninceye kadar…Ta ki son elveda mezar sessizliğine bürününceye kadar…

Tutkunun ötesinde sevenler, bir kez “Kendine İyi Bak “ derler ve giderler. Onlar eti tırnaktan ayırmak yerine ölümü yeğlerler. Onlar bu acıyı bir kezden fazla kaldıramayacaklarını bilirler.

"Kendine iyi bak" derler ve giderler. Bu sözlerin içinde ihanet yok, hiç bir zaman olamaz derler ve giderler. En büyük ihanet değil midir aslında seni seveni, ihtiyacı olanı yüzüstü bırakıp gitmek. "Kendine iyi bak" derler ve giderler. Seni suskunluğa mahkum edip giderler. Seni parçalara ayırıp, en büyük parçayı yanlarına alıp giderler. Seni senden alıp giderler.

Daha kötüsü suçlayamazsın onları tüm bunlar için. Kendine iyi bak deyip gidenin geçerli bir nedeni vardır elbet. Suçlatmaz kendini. Savaşmadıkları için kızarsın ama suçlayamazsın. Savaşmışlarsa, yenildikleri için kızarsın ama suçlayamazsın. Yenildiğin için kızarsın ama suçlayamazsın… Ayrılığın kaçınılmazlığına inandırır seni, "kendine iyi bak" derler ve giderler. Elinden umutlarını, düşlerini, sevgilerini alıp giderler. Bir tek anıları bırakırlar geride, bir de hatırladıkça gözyaşlarına boğulasın diye
unutulmayan nağmeler.

Arkalarına bakmadan çekip giderler eğer yalnız kalmışsan, çünkü insafsızlıklarını görmek istemezler. Herşey o saniye orada bitsin, kapansın bu sayfa isterler. "Bitti" diyemedikleri için, "kendine iyi bak" derler. "Kırıldım ve affedemiyorum" diyemedikleri için "kendine iyi bak" derler. "Seni istemiyorum artık, hayatımdan çıkaracağım ama bil ki hiç unutmayacağım" diyemedikleri için kendine iyi bak derler. "Biliyorum çok kanayacaksın ama daha iyisini yapamıyorum" diyemedikleri için "kendine iyi bak" derler. Vicdanlarını rahatlatmak için kendine iyi bak derler, çünkü o kan uzun süre akacaktır ve o yara asla kapanmayacaktır, bilirler.

"Kendine iyi bak" bir noktadır çoğu zaman. Kendine iyi bak deme bana, sadece kötülükler noktalansın isterim ben. Oysa sen iyisin… Sen gözümdeki ışık, dudağımdaki tebessüm, sen içimdeki sevinçssin. Sen hayatıma renk katan, sen yüreğimdeki çarpıntı, sen hayatımdaki neşesin. Sen yolumu aydınlatan, sen dert ortağım, sen gönül yoldaşım, sen bir tanesin. "Kendine iyi bak" deme bana. Nokta koyma.

Keşke böyle yaşanmasaydı bazı şeyler, keşke affedebilsen beni, keşke ben de affedebilsem… Keşke döndürebilsek zamanı geriye. Keşke bugünkü aklımızla yaşasak herşeyi baştan. Nafile... Ama yine de, gitmesen olmaz mı? Bitmesek olmaz mı? Sen eksikken, ben nasıl tam olurum? Senden kalan boşluğu kimlerle doldururum? Savaşsak, aramıza giren şeytanla olmaz mı? Hani büyük aşklar her türlü engeli aşardı, hani gerçek dostluklar her sınavı geçerdi, hani sevgi eninde sonunda kazanırdı? Hani hayatta hiç kirlenmeyecek değerler vardı? Hani en büyük zaferler, en kanlı savaşların ardından kazanılırdı? Bunların hepsi yalan mı? Sahiden..., gitmesen olmaz mı? Bitmesek olmaz mı?……….

Peki o zaman... Senin istediğin gibi olsun... Öyleyse...Sen de "Kendine İyi Bak."

"Kendine Iyi Bak" derler, kurşunu kafana sıkıp giderler.

askkkkkkk

shangai üniversitesinde ki bir öğrenci sevgilisine ilginç bir şekilde sevgisini anlatmak istedi..
ve ne yaptı?

üniversite kampüsündeki odalarda kalan her kız öğrenciye çikolata vererek

akşam saat 20 de kimilerinde ışığını açmasını kimilerindende ışıklarını kapatmasını istedi..

işte ortaya çıkan manzara.. aŞk budur :)

askbudur.jpg

Hayatı Iskalama Lüksün Yok Senin

 

Bir aşk için yapabileceğin herşeyi yaptına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan.için rahat olsun.
Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.
Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır.
Hani ağzınla kuş tutsan ‘Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?’diye bir soruyla karşılaşabilirsin…
İki ucu keskin bıçaktır bu işin.
Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman.
Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur.
İyi halin cezanda indirim sağlamaz.
Sen ‘Ama senin için şunu yaptım ‘derken o,’şunu yapmadın ‘diye cevap verecektir.
Ve ne söylesen karşılığında başka bir iddiayla karşılacaksındır.
Üzülme,sen aşkı yaşanması gibi yaşadın,
özledin,içtin,ağladın,güldün,şarkılar söyledin,düşündün,şiirler yazdın.
‘Peki o ne yaptı’deme
Herkes kendinden sorumludur aşkta
Sen aşkını doya doya yaşarken
O kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu.
Bir insan eksik yaşıyorsa bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsinki onun için?
Hayatı ıskalama lüksün yok senin.
Onun varsa bırak o lüksü,sonuna kadar yaşasın.
Her zamanki gibi yaşayacaksın sen.
‘Acılara tutunarak’yaşamayı öğreneli çok oldu.
Hem ne olmuş yani,yalnızlık o kadar da kötü bişey değil.
Sen mutluluğu hiçbirzaman tek kişiye bağlamadın ki…
Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.
Kitap okuken de mutlu oluyorsun unuttun mu?
Kentin hiç görmediğin sokalarında gezip yeni yaşantılara tanık olmak keyif verecek sana.
Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun asil olan yürektir.
Yürek sesi ne bilmeyenler ya da bilipte duymayanlar acıtsada içini unutma;yaşadığın sürece o yürek varolacak seninle birlikte.
Sen yeterki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu.
Elbet bitecek güneşe hasret günler.
Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil,güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini.
.

yağmurrr

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visâlinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım
.

aşşşkkkk

Ey Yüce AllahımBir aşk ver ki bana hiç yaşanmamış olsun
Bir aşk ver ki sana durmaksızın koştursun
Bir aşk ver ki bana samimi muhabbet oluştursun
Bir aşk ver ki sana aşkla şuurla çoştursun
Bir aşk ver ki bana hep tevekkül ile andırsın
Bir aşk ver ki sana gönlüm alev alev yansın
Bir aşk ver ki bana rızanı tam kazandırsın
Bir aşk ver ki sana hamdü sena ile yaşatsın
Bir aşk ver ki bana nur cemalullahına ulaştırsın
Bir aşk ver ki sana çok ama çok yaklaştırsın

                                                            

 

 

Allah'a inanmak yeterli mi?

 

Allah’a inanmayan insan hemen hemen yok gibidir. Mümin olan kişi de kafir olan kişi de aslında Allah’a inanmaktadır. Kuranı Kerim bunun böyle olduğunu söylüyor. Mesela Müminun 24 de Nuh As ın kavminin ileri gelen kafirleri “Allah dileseydi” diyorlar, o halde Allah’a inandıkları kesin ama kafir oldukları da kesindir.

Yine Mülk 8,9 ve 10 . ayetlerde tüm zamanlarda cehennemlik olanlar, cehenneme sürüldüklerinde cehennem bekçilerinin sualleri karşısında şöyle diyorlar: “Allah hiç birşey indirmemiştir dedik.” Tüm zamanlarda cehennemlik olanların hepsi yaşadıkları zaman parçalarında böyle söylediklerine göre Allah’a inandıkları açıktır. Ama bu inanç onları cehennemden kurtaramamaktadır.

23 / MU'MİNUN - 24

Fe kâlel meleullezîne keferû min kavmihî mâ hâzâ illâ beşerun mıslukum yurîdu en yetefaddale aleykum, ve lev şâallâhu le enzele melâikeh(melâiketen), mâ semi’nâ bi hâzâ fî âbâinel evvelîn(evvelîne).
Onun kavminden kâfir olanların ileri gelenleri: “Bu, sizin gibi beşerden (insandan) başka bir şey değil. Size üstün gelmek (hükmetmek) istiyor. Ve eğer Allah dileseydi mutlaka melekler indirirdi. Atalarımızdan bunun hakkında bir şey işitmedik.” dediler.

67 / MULK - 8

Tekâdu temeyyezu minel gayz(gayzi), kullemâ ulkıye fîhâ fevcun seelehum hazenetuhâ e lem ye’tikum nezîr(nezîrun).
(Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. Oraya herbir grup atılışında onun (cehennemin) bekçileri onlara: “Size nezir (uyarıcı) gelmedi mi?” diye sordu.

67 / MULK - 9

Kâlû belâ kad câenâ nezîrun fe kezzebnâ ve kulnâ mâ nezzelallâhu min şey'in entum illâ fî dalâlin kebîr(kebîrin).
Onlar (cehenneme atılanlar) dediler ki: “Evet, bize nezir gelmişti. Fakat biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir dalâlet içindesiniz, dedik.”

67 / MULK - 10

Ve kâlû lev kunnâ nesmeu ev na'kılu mâ kunnâ fî ashâbis saîr(saîri).
Ve: “Eğer biz işitmiş veya akıl etmiş olsaydık, alevli ateş halkı arasında olmazdık.” dediler.

2 / BAKARA - 137

Fe in âmenû bi misli mâ âmentum bihî fe kadihtedev ve in tevellev fe innemâ hum fî şikâk(şikâkın) fe se yekfîke humullâh(humullâhu), ve huves semîul alîm(alîmu).
Eğer onlar da sizin O'na (Allah'a) îmân ettiğiniz gibi îmân etselerdi, muhakkak ki hidayete ererlerdi. Ve eğer (yüz çevirirlerse) dönerlerse, mutlaka bir ayrılık içindedirler (Allah'ın yolundan ayrılmışlardır). Allah, (onlara karşı) sana kâfi (yeterli)dir. O, (herşeyi işiten ve bilen) Semîul Alîm'dir.

2 / BAKARA - 156

Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar ki; kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O'na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O'na döneceğiz (ulaşacağız).” dediler.

2 / BAKARA - 157

Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).
Onlar (dünya hayatında Allah'a mutlaka döneceklerinden emin olanlar var ya), Rab'lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, hidayette olanlardır.

Sonuç olarak, Bakara 156-157 ye göre her kim Allah’a inanıyor ve ölmeden once Allah’a ulaşmayı diliyorsa , işte onlar hidayete erip kurtulacak olanlardır ve ebedi olarak kıyametten sonra cennette olacaklardır. İnsanların cehennemden kurtulabilmeleri için Allah’a inanmanın yanı sıra, ölmeden önce O’na ulaşmayı dilemeleri de gerekmektedir, aksi takdirde gidecekleri yer cehennemdir ve ebedi orada kalacaklardır.

Allah’a (hayatta iken) ulaşılır mı?

Allah’ın indinde mümin ile kafiri ayıran tek unsur kişinin hayatta iken Allah’a ulaşmayı dilemesidir. Zannedildiği gibi Allah’a sadece ölümden sonra ulaşılmaz, çünkü öldükten sonra ister kafir, ister mümin olsun, Azrail As ve O’na bağlı melekler tarafından kişinin ruhu Allah’a ulaştırılacaktır. Hal böyle ise, mümin ile kafirin farkı nerededir ?
Fark, ölmeden önce ruhun Allah’a ulaştırılmasındadır.

Müminun 60 da, Allah hak müminlerden bahsediyor.Enfal suresi 1,2,3 ve 4. ayetlerde
hak müminler açıklanırken, “Allah zikredildiğinde onların kalbleri titrer” buyruluyor.Enfal 1-4 ile müminun 60 irtibatlandırıldığında, Allah zikredildiğinde kalbleri titreyenlerin Allah’a yaşarken ulaşmayı dileyenler olduğu anlaşılmaktadır.

İnşikak 6 da ise Allah, Kendisine varmak isteyenlerin nefsleriyle cihad edenler olduğunu ifade buyuruyor. Nefs tezkiyesi yapabilmek için kişinin hayatta olması gerektiğinden, ruhunu Allah’a ulaştıranların bu işlemi yaşarken gerçekleştirdikleride kesinlik kazanmaktadır.

Rum 8 de Allah, insanların çoğunun Kendisine ulaşmayı dilemediği ifade buyuruyor. Herşeyi yaratanın Allah olduğunu ve belirlenmiş bir vadeye kadar bu işlemin devam edeceğeni insanların bunu tefekkür etmeleri gerektiğini ve sonu gelecek olandan herşeye kaadir ve hay olan Allah’a sığınmalarını yani O’na ulaşmalarını buyuruyor.

Allah’a ulaşmak yerine dünyayı tercih edenlerin karşılıkları dünyada ödeniyor Hud 15 e göre. Ama Hud 16 da, ahirette onlar için yaptıklarının karşılığında sadece ateş olduğu ifade ediliyor. Çünkü yaptıkları işler Allah’a ulaşmayı dilemedikleri için batıl kabul ediliyor ve amelleri boşa gidiyor.

İsyan, bu dünya hatayında iken gerçekleşen bir olgudur. Ahiret hayatında bir isyan söz konusu değildir. Ahiret hayatında hesaplar görülür ve bu hesapların neticesinde ceza veya mükafat vardır yani cennet veya cehennem hayatını yaşamak vardır. Yunus-11 ‘de Allah, dünya hayatında iken Kendisine ulaşmayı istemeyenleri isyanları içinde şaşkın bırakırız buyuruyor.

Ahkaf 29 ve 30 da Peygamber Efendimizi dinleyen cinler, kavimlerine geri döndüklerinde Allah’a ulaştıran kitabı yani Kuranı dinlediklerini anlatıyorlar. O halde, kitap insanların Allah’a ulaşmaları için indirilmiştir. Kitaba muhatap olanlar hayatta olanlar olduğu cihetle, ulaşma talebininde hayatta iken gerçekleşmesi gerekmektedir.

Musa As ın kavminden Allah’a ulaştıranlar olduğu Araf 159 da ifade buyuruluyor. Bunlar Azrail As ve O’na bağlı melekler olamaz. Musa As kavmi insanlardan oluştuğuna göre ve bu insanların içinden Allah’a ulaştıranlar çıktığına göre ulaştırma işleminin onlar hayatta iken gerçekleştirildiğide açıktır.

Sadece Musa As zamanında değil, bütün zaman parçalarında Allah’a ulaşmak isteyen insanları Allah’a yaşarken ulaştıranlar vardır.

Yunus 35 de de Allah’a ulaştıran insanlar olduğundan bahsediliyor.Yaşanılan zaman parçasında Allah’a ulaştıranlar varsa , o zaman Allah’a ulaşmakta söz konusudur.

Allah’a hem dünya hayatında ikendönmek vardır ve hemde öldükten sonra döndürülmek söz konusudur.

Dünya hayatında iken Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, dünya hayatını tercih edenler ve ayetleri idrak edemeyenlerdir.

Hayatta iken Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, derecat açısından kendilerini hüsrana düşürürler, çünkü Allah onların günahları örtmez ve sevaba çevirmez (enfal 29).


Bakara-223 de Müminlerin (ancak hayatta iken) Allah’a ulaşmayı diliyenler olduğu ifade edilmektedir.

İşte ayetler:

23 / MU'MİNUN - 60

Vellezîne yu’tûne mâ âtev ve kulûbuhum veciletun ennehum ilâ rabbihim râciûn(râciûne).
Ve onlar vereceklerini verirler. Onlar, Rab'lerine geri dönenler (ulaşanlar) olduğundan onların kalpleri titrer.

84 / İNŞİKAK - 6

Yâ eyyuhel insânu inneke kâdihun ilâ rabbike kedhan fe mulâkîh(mulâkîhı).
Ey insan! Muhakkak ki sen, Rabbine doğru (yola çıkarak) cehd ile (nefsinle) cihad edersin. Sonunda O'na mülâki olursun (ruhunu Allah'a ilka edersin, ulaştırırsın).

30 / RUM - 8

E ve lem yetefekkerû fî enfusihim, mâ halakallâhus semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ illâ bil hakkı ve ecelin musemmâ(musemmen) ve inne kesîran minen nâsi bi likâi rabbihim le kâfirûn(kâfirûne).
Onlar, kendi nefsleri hakkında tefekkür etmiyorlar mı (düşünmüyorlar mı)? Allah gökleri ve yeri ve ikisinin arasındaki şeyleri ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre ile yarattı. Ve muhakkak ki insanların çoğu, Rab'lerine mülâki olmayı (hayatta iken ruhlarını Allah'a ulaştırmayı) inkar edenlerdir.

11 / HUD - 15

Men kâne yurîdul hayâted dunyâ ve zînetehâ nuveffi ileyhim a'mâlehum fîhâ ve hum fîhâ lâ yubhasûn(yubhasûne).
Kim dünya hayatını ve onun ziynetini (süsünü) isterse (istedi ise) onların amellerini(n karşılığını) orada, onlara öderiz (veririz). Ve onlara, orada (karşılıkları) eksiltilmez.

11 / HUD - 16

Ulâikellezîne leyse lehum fil âhıreti illen nâr(nâru) ve habita mâ sanaû fîhâ ve bâtılun mâ kânû ya'melûn(ya'melûne).
İşte onlar, onlar için ahirette ateşten başka bir şey yoktur. Ve orada (dünyada) yaptıkları şeyler, heba oldu (boşa gitti). Ve yapmış oldukları şeyler bâtıldır (geçersizdir).

10 / YUNUS - 11

Ve lev yuaccilullâhu lin nâsiş şerresti’câlehum bil hayri le kudiye ileyhim eceluhum, fe nezerullezîne lâ yercûne likâenâ fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
Ve eğer Allah onların hayrı acele istemeleri gibi insanlara şerr için acele etseydi, elbette onların ecelleri yerine getirilirdi (kaza edilirdi). Fakat (hayatta iken) Bize ulaşmayı dilemeyen kimseleri, isyanları içinde şaşkın bırakırız.

46 / AHKÂF - 29

Ve iz sarefnâ ileyke neferen minel cinni yestemiûnel kur’ân(kur’âne), fe lemmâ hadarûhu kâlû ensıtû, fe lemmâ kudıye vellev ilâ kavmihim munzirîn(munzirîne).
Cinlerden bir grubu sana yöneltmiştik, Kur'ân'ı dinlemeleri için. Onun huzuruna geldikleri zaman “Susun, dinleyin!” dediler. Sonra (Kur'ân-ı Kerim okuması) bitirilince kendi kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler.

46 / AHKÂF - 30

Kâlû yâ kavmenâ innâ semî’nâ kitâben unzile min ba’di mûsâ musaddikan li mâ beyne yedeyhi yehdî ilel hakkı ve ilâ tarîkın mustekîm(mustekîmin).
Onlar: “Ey kavmimiz! Muhakkak ki biz, Hz. Musa'dan sonra indirilen, onların elindekini tasdik eden Hakk'a ulaştıran ve Tarîki Mustakîm'e hidayet eden bir kitap dinledik.” dediler.

7 / A'RAF - 159

Ve min kavmi mûsâ ummetun yehdûne bil hakkı ve bihî ya’dilûn(ya’dilûne).
Ve Musa (A.S)'ın kavminden bir ümmet vardır. Hakk'a hidayet ederler (hidayete ulaştırırlar). Ve onunla (hak ile) adaletle hükmederler.

7 / A'RAF - 181

Ve mimmen halâknâ ummetun yehdûne bil hakkı ve bihî ya’dilûn(ya’dilûne).
Ve yarattıklarımızdan bir ümmet vardır ki Hakk'a (Allah'a) ulaştırırlar ve onunla adaleti (sağlarlar).

10 / YUNUS - 35

Kul hel min şurekâikum men yehdî ilel hakk, kulillâhu yehdî lil hakk(hakkı), e fe men yehdî ilel hakkı ehakku en yuttebea em men lâ yehiddî illâ en yuhdâ, fe mâ lekum, keyfe tahkumûn(tahkumûne).
De ki: “Sizin ortaklarınızdan Hakk'a hidayet edecek (ulaştıracak) kimse var mı?” De ki: “Allah, Hakk'a hidayet eder (ulaştırır). Öyleyse Hakk'a hidayet eden (ulaştıran) mı tâbî olunmaya daha lâyıktır (daha çok hak sahibidir) yoksa hidayete erdirilmedikçe, kendisi hidayete eremeyen kimse mi?” Artık size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz?

40 / MU'MİN - 38

Ve kâlellezî âmene yâ kavmittebiûni ehdikum sebîler reşâd(reşâdi).
Ve âmenû olan adam şöyle dedi: "Bana tâbî olun ki sizi irşad yoluna ulaştırayım."

2 / BAKARA - 272

Leyse aleyke hudâhum ve lâkinnallâhe yehdî men yeşâu, ve mâ tunfikû min hayrin fe li enfusikum, ve mâ tunfikûne illebtigâe vechillâh(vechillâhi), ve mâ tunfikû min hayrin yuveffe ileykum ve entum lâ tuzlemûn(tuzlemûne).
Onların hidayete ermesi senin üzerine (vazife) değildir. Fakat Allah, dilediği kimseyi hidayete erdirir. Ve hayırdan ne infâk ederseniz, işte o sizin kendi nefsiniz içindir. Siz (ey mü'minler), sadece Allah'ın vechini (Zat'ını, Allah'ın Zat'ına ulaşmayı) dileyerek infâk edersiniz (verirsiniz). Ve hayır olarak ne infâk ederseniz, (o) size tamamen ödenir ve siz zulmedilmezsiniz (size haksızlık yapılmaz).

2 / BAKARA - 46

Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).
O (huşû sahipleri) ki; onlar, Rab'lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O'na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.

10 / YUNUS - 7

İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah'a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10 / YUNUS - 45

Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yete ârefûne beynehum, kad hasirellezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah'a mülâki olmayı (Allah'a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrana düştüler (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimse(ler) olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah'a ulaştıramadılar).

2 / BAKARA - 223

Nisâukum harsun lekum, fe’tû harsekum ennâ şi’tum ve kaddimû li enfusikum vettekûllâhe va’lemû ennekum mulâkûh(mulâkûhu), ve beşşiril mu’minîn(mu’minîne).
Kadınlarınız sizin için tarladır. O halde tarlanıza nasıl dilerseniz öyle yaklaşın. Kendiniz için (derecelerinizi arttıracak ameller) takdim edin. Ve Allah'a karşı takva sahibi olun ve O'na mülâki olacağınızı (kavuşacağınızı) bilin. Ve mü'minleri müjdele.

Yukarıdaki ayetler çerçevesinde Allah, insanlardan dünya hayatında yaşarlarken serbest iradelerini kullanarak Kendisine ulaşmayı talep etmelerini emretmektedir. Yukarıdaki ayetler bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır ki, Allah’a yaşarken ulaşılmalıdır. Her kim bunu gerçekleştirirse ahirette cennet gidecek ve ebedi orada yaşayacak ve her kimde gerçekleştirmezse cehenneme gidecek ve ebedi orada kalacaktır.

en büyük ibadet zikirdir


EN BÜYÜK IBADET ZIKRULLAHTIR

Dünya hayatını yaşarken zikir adı verilen bir ibadet yapıyoruz, bu ibadeti tahakkuk ettirdiğimiz zaman şunu görüyoruz ki zikir yaptığımız sürece, yani Allahın ismini tekrar ettiğimiz sürece mutluyuz. Zikir Allahın indinde bütün kainattaki ibadetlerin en büyüğü olarak görülüyor. Allahu Teâlâ Ankebut Suresinin 45. ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor:

29/ANKEBUT-45: Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn(tasneûne).
Kitaptan sana vahyedilen şeyi oku ve salâtı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak ki salât (namaz), fuhuştan ve münkerden nehyeder (men eder). Ve Allah’ı zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir.


Demek ki Allahın zikri namazdan, demek ki Allahın zikri Kuran-ı Kerim tilavetinden daha önemli bir etken. Bu önemli etkenin tahakkukuna dikkatle baktığımız zaman zikrin neden önemli olduğunu da görüyoruz. Zikir Allahu Teâlânın devamlı olan tek ibadetidir, hiçbir ibadete Allahu Teâlâ devamlılık koymamış, hiç kimseye sonsuz oruç emri vermiyor, hiç kimseye sonsuz namaz emri vermiyor, günde 5 vakit, 6 vakit veya 7 vakit namaz kılınıyor. Oruç da Ramazan ayı boyunca tutuluyor buna ek olarak her Pazartesi, Perşembe günü tutuluyor. Ama hergün oruç emri hiçbir peygambere verilmemiş. Oruç konusunda en üst seviye emir alan Hz. Davutun aldığı emir de gün aşırı oruç tutmaktı. Yani bir gün oruç tutmak, bir gün oruç tutmamak.

DAİMİ ZİKİR

Allahın zikir ibadetine dikkatle bakalım. Allahu Teâlânın emri şöyle. Nisa Suresinin 103. ayeti kerimesinde:

4/NİSA-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alel mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Namazı bitirdiğinizde; ayaktayken, otururken ve yan üzeriyken (yan üstü yatarken) Allah’ı hep zikredin! Güvenliğe kavuştuğunuzda namazı erkânıyla kılın. Çünkü; namaz, mü’minlerin üzerine, vakitleri belirlenmiş bir farz olmuştur.

Öyleyse bir insan için sonsuz bir zikir emri görüyoruz. Nasıl bir sonsuz emir bu? Çünkü bir insan 3 halde bulunabilir.

1 - Oturuyor haldedir.

2 - Yaüyor haldedir.

3 - Ayaktadır.

Ama bir 4. hal hiç bir insan için mümkün değildir. Öyleyse bir insanın hangi halde bulunursa bulunsun daima zikretmesi isteniyor. Peki böyle insanlar var mı? Evet bunların adına Allahu Teâlâ Ulul-elbab diyor. Lübblerin yani sır hazinelerinin sahipleri. Allahu Teâlâ bunların tarifini vermiş ve Al-i İmran Suresinin 191. ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor:

3/AL-İ İMRAN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
O (Ulûl’elbab) ki; (lübblerin, Allah’ın sır hazinelerinin sahipleri), onlar ayakta iken, otururken ve yan üstü yatarken (hep) Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler. (Ve derler ki): “Ey Rabbimiz! Sen, bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Seni tesbih (tenzih) ederiz. Bizi, ateşin azabından koru.”


Öyleyse öyle insanlardan bahsediyor ki Allahu Teâlâ, bu insanlar otururken de Allahu Teâlâyı zikrediyorlar, yatarken de zikrediyorlar, ayaktayken de zikrediyorlar. Bunun anlamı şudur: Bu insanlar sonsuz bir zikrin içinde. Sonsuz zikir bir insanın tesbihini eline alıp da elinde tesbihiyle 24 saat boyunca tesbih çekmesi anlamına gelmiyor. İnsan vücudunda kalp adı verilen bir unsur var. Bu kalbin üzerinde Allahu Teâlâ tuğrasını atmış. Bütün insan kalplerinde arap harfleriyle Allah kelimesi son derece net olarak görülüyor. Bu konuda çekilen yüzlerce fotoğraf, hatta binlerce fotoğraf bize bu büyük gerçeği söylüyor. Bütün insanların kalplerine Allahu Teâlâ Allah diye imzasını basmış. İşte Yüce Rabbimizin bastığı bu imza sebebiyle, bütün kalplerin davul sesi gibi bir ses çıkardığını zannetmemize rağmen, onlar Allahın ismini sonsuz bir şekilde tekrar etmektedirler. İşte Allahu Teâlânın da bizden istediği şey bu kalbin Allah diye atışına bağımlıdır. Yani kalbimizin her atışında Allah kelimesini bizim tekrarımız söz konusu. İçimizden tekrarımız sözkonusu. Ve bu tekrarın çalışmamıza da mani olmaması söz konusu. Allahu Teâlâ Necm Suresinin 39. ayeti kerimesinde buyuruyor ki:

53/NECM-39: Ve en leyse lil insâni illâ mâ seâ.
İnsan için çalışmasından başka bir şey yoktur
.


Öyleyse insan çalışacaktır. Gene aynı Allahu Teâlâ emir veriyor. İnsan daimi zikrin sahibi olmalıdır. O zaman zikir öyle birşey olmalıdır ki daima Allahu Teâlâyı zikrettiğimiz halde, hiç bir çalışmamıza mani olmamalıdır. Böyle bir zikir, işte bu zikirdir, yani kalp zikridir. Kalp zikrini nasıl yapacağımız çok açık bir şekilde belli. Bunun başlangıç tatbikatı şöyle: Elimizi nabzımıza koyuyoruz. Dilimizi üst damağımıza yapıştırıyoruz. Sonra da dilimizi kımıldatmadan, ses de çıkarmadan nabzımızın her atışında Allah kelimesini içimizden tekrar ediyoruz. Böyle bir tekrar içimizdeki sesle Allah kelimesinin tekrarıdır. Dilimizi üst damağımızdan çektiğimiz halde, Allah kelimesini içimizden zikretmemiz devam eder. Elimizi nabzımızdan çektiğimiz zaman da... Çünkü ister elimiz nabzımızda olsun, ister olmasın, ister dilimiz damağımıza yapışmış olsun, ister olmasın, ses çıkarmadan Allahın ismini sonsuz bir şekilde tekrar edebiliriz.

ZİKİR, ALLAHIN RAHMETİNİN KALBİMİZE ULAŞMASINI SAĞLAR

Ne zaman bu ismi böylesine bir şekilde tekrar edersek, o zaman şu büyük gerçeği göreceğiz; Allahın ismini birbiri arkasından sıralamamız, kalbimizin her atışında veya bu atışın paralelinde Allah kelimesini tekrar etmemiz, hiçbir zaman bizim dünya işlerini yapmamıza da mani teşkil etmiyecektir. İşte o zaman sonsuz bir saadetin bizi gelip sardığını göreceğiz. Çünkü zikir Allahın bir sözünün yerine getirilmesine neden olur. Allahu Teâlâ diyor ki: ..

2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).



İşte Allahu Teâlâmn dua edenin davetine icabet etmesi halinde ne görüyoruz, şunu görüyoruz ki biz zikrettiğimiz zaman Allahu Teâlâ derhal davete icabet eder. Ve nefsimizin kalbine rahmetini göndermeye başlar. Allahu Teâlâmn rahmet ismindeki bu enerji partikülleri, eğer birtakım şartlara sahipseniz, mutlaka bir takım yollardan geçerek kalbinize ulaşır. Ve kalbinizde bir temizlik ameliyesi başlatır ve bir rahatlama olayını getirir size, işte daimi zikir yapan kişi, Allahın ismini devamlı tekrar eden kişi, sonsuz bir rahatlamanın içinde olacaktır.

ZİKİR, HERKESTE FERAHLATICI ETKİSİNİ GÖSTERİR

Daimi zikrin dışında da zikir, bütün şartlarda rahatlatıcı etkisini mutlaka gösterir. Hiç kimsenin büyük üzüntülere düşmesini istemeyiz. Ama içinizden biri büyük bir üzüntüye, bir faciaya maruz kalmış olursa hemen trankilizan ilaçlara sarılmasın. Yapması icap eden şey son derece basittir. Allahın bu kainattaki en büyük rahatlatıcısını kullanacaktır o kişi. Eline teşbihini alacaktır, ve Euzubillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim diyerek, ve tesbihin her tanesinde Allah kelimesini tekrar ederek Allah, Allah, Allah... diyerek birbiri arkasından zikredecektir. Bu beş dakikalık zikir onun ferahlamasına, rahatlamasına, acısı ne kadar büyük olursa olsun, mutlaka rahatlamasına sebebiyet verecektir. Unutulmamalıdır ki Allahu Teâlâ sözünü mutlaka tutar. Çünkü diyor ki:

2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).


Demek ki her halükarda Allahu Teâlâ ve Tekaddes Hz. bizim davetimize mukabil rahmetini bizim kalbimize göndermekte kendisini vazifeli sayıyor. Öyleyse Allaha verdiğimiz yeminleri yerine getirdiğimiz zaman, neden yalnız zikir sırasında mutlu olduğumuzun işaretini bu anlattığımız Ayeti Kerimeler taşıyor. Demek ki zikir yaptığımız zaman gelen rahmet bizi bir rahatlama hissine ulaştırıyor ve bu rahatlama hissi sebebiyle de bir ferahlık duyuyoruz. işte duyduğumuz bu ferahlığın bizim için çok önemli bir etken olduğunu hiç unutmayalım.

_________________
ALLAHI BULAN NEYİ KAYBETMİŞ,ALLAHI KAYBEDEN NEYİ BULMUŞ Kİ.

kendimce.:(((

EVET KENDİMCE KENDİMİ YAZMAK İSTEDİM
HERŞEY FARKLI OLABİLİRDİ,HERŞEY.AMA OLMADI NEDEN? EKSİK OLAN NEYDİ?SORUN SENDE Mİ BENDEMİYDİ?NE OLDU DA BU HALE GELDİK?
BUNLARI SORGULAMAK YERİNE İLERİYE BAKMAYI DENEDİM EVET DENEDİM SADECE UYGULAYAMADIM. BELKİ ZAMANLA OLACAK SABIR SABIR SABIR GEREKLİ.
ŞU AN O KADAR ÇOK SINAV VARKİ HAYATIMDA YOĞRULUYORUM ÇIKMAYA ÇALIŞIYORUM ÇIRPINIYORUM NAFİLE, SABRET DİYOR İÇİMDEKİ SES HERŞEY "HAYR " İLE NİHAYET BULACAK DİYOR.AMA ÖBÜR SES VARYA İŞTE BENİ YOK EDEN BİTİREN GÜNDEN GÜNE ERİTEN O SES...
NE OLACAK PEKİ ŞİMDİ?
HERŞEY ÇOK ZOR
YAŞAMAK ÇOK ZOR
ASLINDA O KADAR KALABALIK Kİ ÇEVRE AMA SAAT GELİYOR KİMSE YOK ONLAR VAR ASLINDA AMA SEN İSTEMEDİĞİN İÇİN GÖRMÜYORSUN
BELKİ DE TEK BAŞINA HALLETMEN GEREK
UNUTMA YALNIZ GELDİN DÜNYA YALNIZ GİDECEKSİN
O YÜZDEN BOŞVER HERŞEYİ BAŞKALARI İÇİN OL BAŞKALARI İÇİN YAŞA YAŞAKİ HAYAT DA SANA YAŞAMA SANSI  VERSİN..
 
             EVET TEK DİLEĞİM BU ARTIK <AŞKIM SEN OL  ALLAH'IM>
 
 
                                                                    EVET SAÇMALADIM. :))AMA GERÇEKLER...
 

Mutluluğu Iskalamak

 

Karın ağrısıyla uyumaya çalıştığım yatağımda kıvranırken ve gözlerim tavandaki gölge oyunlarına takılı kalmış halde, uyuyabilmeyi hayal ettim. En son ne zaman kavga ettiğimi bilmiyorum ama karnıma bir tekme yemiş hissi hiçte azımsanacak kadar eskilere götürmüyor anıları. Beklenmedik bir zamanda beklenmedik birinden boşluğuna atılmış bir yumruk hissi. Nefessizlik, dahası boğulma ama en önemlisi kandırılmış olmanın verdiği acının diğerlerini unutturması. Akıl tutulması yada duraksaması, geçmişe dönmeyi hayal ederken geleceğe dair düşüncelerini toparlayamama hali. Acınası bir durumun içinizi acıtması kadar acı veren bir şey hissetmedim bu güne dek. Konuşma ihtiyacı duyduğum herkesten utandım konuşurken düşündüğümde kendimi. Kendimi bile kandırdım zamanla ama olmadı. Döner gelir umudu kalmadı. Zaten yoktu da .Kendimin kendine uydurmasıydı sadece var olan. Var olan başka bir şeyse hiçbir şeyin olmamasıydı aslında. Acı çekmek insanları olgunlaştırırmış. Belki de doğrudur. Olgun olmadığımız içindir tüm çektiğimiz acılar. Olgunlaştıkça sevmeyi unuturuz karşılıksız, şiirler yazmayı ve sevgiliye seviyorum demeyi zaaf biliriz zamanla. Ve acı çekmeyiz . acılar içinde boğulurken bile. Mutluluğu ıskalamak tüm hüzünlerin içinde en zor olanı olsa da Yeşilçam da yazılan senaryoları yalancı çıkartmamak adına nede kolay yapıveririz. Hayatımızı bir film gibi yaşamak dahası figüranı bile olamayacağımız hayatlarına girmek insanların ve artist olmak hevesiyle dramaya çevirmek filmi, hayatları, insanları.
Zaman da her şeyin ilacı derler. Ya geçmiyorsa zaman ,gözbebeklerinin takılı kalmışsa dakikalara bir an önce gitme isteği duyuyorsan bulunduğun yerden ve gittiğin yerde de kalmama isteği hasıl oluyorsa ve zaman tek yaptığı şeyi ilerlemeyi bu defa es geçiyorsa, sana inat. İç organlarının varlığına şahit olursun sıkışıp ta patlayıp dışarı çıkma isteklerinin göğsünde meydana getirdiği . darlıkta ve beyninin olmadığını da idrak edersin yapmak istemediğin şeyleri yaptığında ve düşünmek istemediğin şeyleri sana inat en ufak ayrıntıdan aklına getirmeye çalıştığında. Ve kendinin de kendinde olmadığını hissedersin . Yapacak bir şey yoktur. Çünkü her yapılan hatadır. Ve her doğru bir hatanın oğludur.

dön demeyi....

sen gidince ötede kaldı hayat
kırılıp tuz buz oldu toparlanamadı aşk
bir deli düzeni akıllı masalında
ya boşan alışkanlığından ya otur kalkmamaya

ayrılık seni görmezden gelirim
meret oyalama aklımı
uzakta saldım yüzde yüzümü
dön demeyi valla unuttum ben..

kenar süsü

kenar süsü oldum hayatında
yani olmasamda olurdu
kaza süsüde verirdim vefatıma yokluğum boşluk yaratmazdı
seni aramam sormam bakmadan uzaklaşmam eminim çok hora geçti
hurdaya çıktı içim farkettımi hiçe döndüm çürüye çürüye tükendim.

rezil ettim kendimi dağattım içtim düştüm
 ona buna ağladım içimden döküldüm gülmeyi unuttum
kendimi dinlemekten hastalık hastası oldum senin yüzünden
 
kenar süsü oldum hayatında yani olmasam da olurdu...

sil baştannn

Gücün var mı sevgilim
Derin sularda inci tanesi aramaya
Cesaretin kaldıysa
Hala benle aşktan konuşmaya
Söyle canım sevgilim
Hayat bize oyun oynuyor olabilir mi
Yorgun gibi bir halin var
Duyguların karışık olabilir mi

Sil baştan başlamak gerek bazen
Hayatı sıfırlamak
Sil baştan sevmek gerek bazen
Herşeyi unutmak

Sanki bugün son günmüş gibi
Dolu dolu yaşamak istiyorum ben
Her ne çıkarsa yoluma
Selam verip yürümek istiyorum ben

Sil baştan başlamak gerek bazen
Hayatı sıfırlamak
Sil baştan sevmek gerek bazen
Her şeyi unutmak

BU KADAR SEVEBILIR MISINIZ ?



Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez.... Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başrdılar. Ikisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...

Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca, bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... Senin için ölürüm derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adma Hayır, ben senin için ölürüm diye yanıt verirdi hep...

Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak.... Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....

Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde satılık levhası asılı olan. Ne dersin, bu evi alalım mı? dedi adama. Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı... Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim? diye yanıt verdi adam. Amerika’daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık....

Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika’ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut...

Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...

Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım diye sözünü kesti arkadaşı. O, seni aldatıyor. Iş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya....

Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...

Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. Inkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, son bir kez kucaklamak isterim seni diyecek oldu ama kadın, defol dedi nefretle...

Ilk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika’ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.

Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. Sen, buraya ne yüzle geliyorsun diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor. dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika’daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldğını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika’ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi... Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. Itinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. Ilk kağıtta, Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem diyordu... Sırayla okudu; Seni çok sevdim, Seni sevmekten hiç vazgeçmedim, Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim. Fakat benim için ölmeni istemedim Şimdi bana söz vermeni istiyorum. Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı? son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:

Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım....
 

ALLAH SONSUZ RAZI OLSUN HEPİNİZDEN KARDEŞLERİM

     (Allah'a ulaşmayı dileyin ve yolculuk başlasın inş.)

Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
atik atikwrote:
Muharrem Ayı ve Aşure Günü "Şehrullahi'l-Muharrem" olarak meşhur olan, yani "Allah'ın ayı Muharrem" olarak bilinen Muharrem ayı, İlahi bereket ve feyzin, Rabbani ihsan ve keremin coştuğu ve bollaştığı bir aydır.
Allah'ın ayı, günü ve yılı olmaz, ancak Allah'ın rahmetine ermenin önemli bir fırsatı olduğu için Peygamberimiz tarafından bu şekilde ifade edilmiştir.
Âşura Günü ise Muharrem'in 10. günüdür. Âşura Gününün Allah katında ayrı bir yeri vardır. Bugünde Cenâb-ı Hak on peygamberine on çeşit ikramda bulunmuş ve kudsiyetini arttırmıştır. Bu günlerde oruç tutmak çok faziletlidir.
Hicrî Senenin ilk ayı olan Muharrem ayının 10. günü Âşura Günüdür. Muharrem ayının diğer aylar arasında ayrı bir yeri olduğu gibi, Âşura Gününün de diğer günler içinde daha mübarek ve bereketli bir konumu bulunmaktadır.
Âşura Gününün Allah katında da çok seçkin bir yerinin olduğunu Fecr Sûresinin ikinci âyeti olan "On geceye yemin olsun" ifâdelerinin tefsirinden öğrenmekteyiz.
Bazı tefsirlerimizde bu on gecenin Muharrem'in Âşurasine kadar geçen gece olduğu beyan edilmektedir.(1)
Cenâb-ı Hak bu gecelere yemin ederek onların kudsiyet ve bereketini bildirmektedir.
Bugüne "Âşura" denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiği içindir. Hadis kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği içindir. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir:
1. Allah, Hz. Musa'ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.
2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.
3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.
4. Hz. Âdem'in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.
5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.
6. Hz. İsa (a-s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.
7. Hz. Davud'un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.
8. Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.
9. Hz. Yakub'un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf'un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.
10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.(2)
Hz. Âişe'nın belirttiğine göre, Kabe'nin örtüsü daha önceleri Âşura gününde değiştirilirdi.
İşte böylesine mânalı ve kudsî hâdiselerin yıldönümü olan bu mübarek gün ve gece, Saadet Asrından beri Müslümanlarca hep kutlana gelmiştir. Bugünlerde ibadet için daha çok zaman ayırmışlar, başka günlere nisbetle daha fazla hayır hasenatta bulunmuşlardır. Çünkü, Cenab-ı Hakkın bugünlerde yapılan ibadetleri, edilen tevbeleri kabul edeceğine dair hadisler mevcuttur.
Âşura Gününde ilk akla gelen ibadet ise, oruç tutmaktır. Muharrem ayı ve Âşura Günü, Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı. Nitekim, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Medine'ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi.
"Bu ne orucudur?" diye sordu.
Yahudiler, "Bugün Allah'ın Musa'yı düşmanlarından kurtardığı Firavun'u boğdurduğu gündür. Hz. Musa (a.s.) şükür olarak bugün oruç tutmuştur" dediler.
Bunun üzerine Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam da, "Biz, Musa'nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz" buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti.(3)
Aşûra günü yalnız ehl-i kitap arasında değil, Nuh Aleyhisselâmdan itibaren mukaddes olarak biliniyor, İslam öncesi Cahiliye dönemi Arapları arasında İbrahim Aleyhisselâmdan beri mukaddes bir gün olarak biliniyor ve oruç tutuluyordu.
Bu hususta Hazret-i Âişe validemiz şöyle demektedir:
"Âşûrâ, Kureyş kabilesinin Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna uygun hareket ediyordu. Medine'ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Âşûrâ gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bugünde oruç tuttu, isteyen tutmadı." 'Buhari, Savm: 69.
O zamanlar henüz Ramazan orucu farz kılınmadığı için Peygamberimiz ve Sahabileri vacip olarak o günde oruç tutuyorlardı. Ne zaman ki, Ramazan orucu farz kılındı, bundan sonra Peygamberimiz herkesi serbest bıraktı. "İsteyen tutar, isteyen terk edebilir" buyurdu.(4) Böylece Âşura orucu sünnet bir oruç olarak kalmış oldu.
Âşura orucunun fazileti hakkında da şu mealde hadisler zikredilmektedir.
Bir zat Peygamberimize geldi ve sordu:
"Ramazan'dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?"
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, "Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah'ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir" buyurdu.(5)
Yine Tirmizi’de de geçen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Âşura Gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önce bir senenin günahlarına keffaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum."(6)
"Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah'ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur”(7) hadis-i şerifi ise, bu günlerde tutulan orucun faziletini ifade etmektedir.
Bu hadisin açılamasında İmam-ı Gazali, "Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayamak daha güzel olur. Bereketinin devamı da daha fazla ümit edilir" demektedir.
Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Âşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem'in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.
Bu mânâdaki bir hadisi İbni Abbas rivayet etmektedir. Bunun için, müstehap olan, aşure Gününü ortalayarak, bir gün önce veya bir gün sonra oruç tutmaktır.
Bu günde oruçtan başka hayır, hasenat ve sadaka gibi güzel âdetlerin de yaşatılması isabetli ve yerinde olacaktır. Herkes imkânı nisbetinde ailesine, akraba ve komşularına ikramda bulunur; bugünlerin faziletini bildiren hâdiseleri hatırlayarak ihsanda bulunursa şüphesiz sevabını kat kat alacaktır. Bilhassa, Peygamberimiz, mü'minin aile efradına Âşura Gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir.
Bîr hadiste şöyle buyurular: "Her kim Aşura Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder."(9) Bu aile mefhumunun içine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komşular da girmektedir. Fakat, bunun İçin fazla külfete girmeye, aile bütçesini zorlamaya lüzum yoktur. Herkes imkânı ölçüsünde ikram eder.
Âşura gününün manevi ve berraklığı üzerinde Kerbela karanlığının kesafeti de görülmektedir. 61. hicret yılının Muharrem'ine ait 10. gününde Hazret-i İmam Hüseyin (r.a.) 55 yaşında iken Sinan bin Enes isimli bir hain tarafından Kerbelâ'da hunharca şehit edilmiştir. Bu gadr ve zulmün arkasında Emevi Halifesi Yezid, onun Küfe valisi İbni Ziyad vardır. Yarım asır öncesinden Peygamberimizin bizzat haber verildiği bu ciğerleri yakan olay Hazret-i Hüseyin'i Cennet gençlerinin efendisi olma şanına yüceltmiştir.
Şehitler mükâfatını almış en yüce mertebelere ulaşmıştır. Yüce Allah'ın da zalimlere hak ettikleri cezayı en âdil bir şekilde vereceğinden şüphemiz yoktur. Kader hükme boyun eğen her mü'min bu olaya üzülür, ancak itidalini ve soğukkanlılığını kaybetmez. Duyguları yanlışlara ve taşkınlıklara götürmez. Çünkü meydana gelen bütün olaylar ezelî takdirin bir hükmüdür. Bu açıdan bunu bir "yas merasimi" haline dönüştürmek ehli-i sünnetin itikat ve inancına aykırıdır.

1) Hak Dini Kur ân Dili. 8 5793.
2) Sahih-i Müslim Şerhi, 6:140.
3) Ibtıı Mâce, Siyam: 31.
4) Müslim. Siyam: 117.
5) Tîrmizî. Savm: 40.
6) A.g.e., Savın: 47.
7) İbni Mâce. Siyam: 43.
8) İhyâ, 1:238
9) et-Tergîb ve'l-Terhİb, 2:116
Jan. 6
BÜŞRAwrote:
http://ethem-15.spaces.live.com/cumanız mübarek olsun selam ve dua ile...
Nov. 21
ecidalwrote:
Hayırlı cumalar

Renklerin toprağından fışkıran derin coşku, yağmurlarla buluştuğunda yüreğin tufandan kurtulduğu gün;

seher soluklu Cuma…

Canın coştuğu, ruhun kanatlandığı, gönlün güllerle güldüğü günde; zaman ötesinden kokular getirir zaman…

Sürgün saatleri serinletir melekût meltemler…

Mana maddenin önünde gizem kapılarını açar;

her şey anlam değerini dillendirir… Dilekler, dualar yükselir durmadan, saat-i icabeyi yakalamak için…

Cumanın kalbini yakalayanın kalbi duaları kabul olunur…

Ne isterseniz cevap verilir; düğümler çözülür, dertler dağılır, hayata renk gelir, renklere hayat…

Ubudiyet dua renkleriyle süzülür gönlün gökkuşağına…

Kulluk toprağından yükselen tefekkür çiçekleri güneşin renklerini görür ve gösterir…

Bereket yağmurlar yağar Rahmet bulutlarından… Toprağın kokusuyla, gökkuşağı renkleri coşku kuşlarını uçurtur sekine kanatlarıyla;

Dağların, denizlerin ötesinde, yıldızların yetişemediği, galaksilerin göremediği yöne doğru…

Kalp, cumanın kalbiyle bütünleşmiş, yönsüz ve zamansız iklimlerde renkleri ve kokuları geride bırakmış yitik yurdunu arıyordur; sonsuz saadet…

Latif ve Alim olan Rabbimiz dünya saadetiniz için Cuma'yı vesile kılsın, ahirette size ve tüm sevdiklerinize "Cuma Yamaçları" nasip etsin...

Hayırlı Cumalar...
Sept. 11
Aug. 16
atik atikwrote:
Aug. 10
atik atikwrote:
Aug. 10
atik atikwrote:
Aug. 10
atik atikwrote:
Aug. 10
atik atikwrote:
Aug. 10
atik atikwrote:
Aug. 10
atik atikwrote:
Aug. 10
atik atikwrote:

 

Kalk âşık,

kalk!.

Acele et biraz..

Bak!

Su sesi geliyor.

Sense susuzsun

ve

uyuyorsun…

 

Hz.Mevlana

Aug. 8
atik atikwrote:
"Halife Hz. Ömer bir gün kırbasını (su tulumu, su kabı) sırtına yüklenmiş, Medine'nin en kalabalık sokaklarında dolaşıyordu. Babasının sırtında kırba ile dolaştığı oğlu Abdullah'ın da gözüne ilişti ve kendisine yetişip sordu:

- Baba sen ne yapıyorsun, koskoca halife sırtında kırba taşır mı, taşıtacak kimse mi bulamadın?
- Oğlum, bunu taşıtacak adam bulamadığım için veya başka bir mecburiyet dolayısıyla taşıyor değilim. Nefsime gurur gelir gibi oldu, kendimi beğenir gibi oldum, sırf onu küçültmek için bu yola başvurdum. "

CUMANIZ HAYIRLI VE BEREKETLİ OLSUN.SELAM VE DUA İLE....

Aug. 8
atik atikwrote:
July 30
atik atikwrote:
July 30
atik atikwrote:
July 30
ahmed akwrote:
 
 
selam ve dua ile kardeşim
July 30
atik atikwrote:
July 30
atik atikwrote:
July 29
atik atikwrote:
July 29
Photo 1 of 16
(download)

ilknur kaymakoğlu

Occupation
Location
Interests
www.herseysizinicin.com www.hidayetcagi.com